Hürriyet

>

4 Haziran 2010 Cuma

Kaç Kez Yaşar ki İnsan?

Kaç hayatımız var? Sadece 80 yıl yeter mi bu koca dünyayı anlamaya, bu kadar karışık duyguları çözmeye ve hatta onları idare edebilecek kadar ustalaşmaya? Bir tek kez gelip, hayatta kalmayı tam öğrendikten sonra gidivermek bu dünyadan, hem de geri gelmemek üzere, haksızlık olmuyor mu?
Bu soruları sadece ben sormuyorum tabiki. Yıllardır felsefenin ve dinin konusu olmuş şeyler bunlar. Neden geldik, nereye gidiyoruz, yaşamın amacı ne, insanlar düşünüyor tabi. Çalış çabala, bir yerlere gel sonra bir bak yaş kemale ermiş, hadi bakalım gitme vakti. E suya yazı mı yazıyoruz? Şu dünyadan kaç milyar insan geçti, kaçı hatırlanacak işler bıraktı arkasında? Şayet ben de unutulmazlar arasında olmazsam, yani kalıcı, o zaman anlamı ne geçirdiğim her günün bu dünyada? Nasılsa silecek beni de sayfalarından. Ne umutsuz bir bakış açısı. Ama bir o kadar da gerçek. Ne kadar süslersek süsleyelim, hayat aslında bu. Şayet ardında bir şey de yoksa kaçınılmaz olan ölüm silip süpürüyor tüm varlığımızı bu diyardan. Geriye başarabilirsek DNAmızı taşıyan, arada bizi sevgiyle anan bir çocuk kalıyor. İki nesil sonra artık hatırlanmaz da oluyoruz, o zaman her şey boşuna mıydı?
Açıkçası, kuyruğunu kapı aralığından kurtarmış her insan bunları düşünmeye başlar. Çok doğal, çünkü ölümün çaresi yok, zamanı yaklaştıkça iç hesaplar, nedenler niçinler, keşkeler artar. Sonra o koca bilinmezlik te adamı korkutur. Hadi geldik, bin tür eziyet çektik, şimdi nereye gidiyoruz?
Ödül ve ceza toplumları olduğumuz için mi bilmem, dinler hep yaşanmışlığın için değer biçer. Yani iyiysen cennet, kötüysen cehennem. Ama bu da haksızlık, ben bilmiyordum ki, tek hakkım vardı yanlış kullandım, düzeltemez miyim? Bazı inançlar buna da çözüm bulmuşlar, tabiki düzeltebilirisn. Al sana bir sürü hayat, bir sürü seçme şansı, doğruyu bul, kendini eğit. Ama tek bir şartla, bir önceki hayatını unutacaksın. İşte bu kulağa daha hoş geliyor değil mi? Yaşasın diyor insan, bir hakkım daha var, onu değerlendirebilirim. O zaman ölüm de daha az korkutucu oluyor. En azından ardında bilinmezlikten ziyade yeni bir yaşam vadi var. Ne kadar büyük bir motivasyon. Kim inanmak istemez ki böyle harika bir vaade?
İşte inanç böyle zamanlarda yardımına koşuyor insanın. Düşünerek çözemediklerini, vaadle sorun olmaktan çıkarıp çözüm haline getiriyor. İnanıyor. Belki de bu yüzden insanlar yaşlandıkça daha bir dine yaklaşıyor. Ölümü hissettikçe yeni bir umuda sarılıyor. Son derece zararsız, aksine yararlı bence. Rahatlatıcı. Sonun aslında bir başlangıç olduğuna inanmak kadar ölümü sempatikleştiren başka bir düşünce olamaz. İster cennete git, ister yeniden doğ. Yeni bir başlangıçtır bunlar. Ve yokolmayacağına dair verilmiş bir güvencedir. Sevgili okur, nacizane fikrim inançların, makul düzeyde tutulduğu sürece insana güven, mutluluk ve umut veren harika fikirler olduğu yönünde. Bazen suçlayacak hiç bir şey bulamadığımızda, engel olamadığımız bir terslikte kader işte diyebilmek, gerçekten rahatlatıcı, yoksa inanın kafayı bozabiliriz. Ama tabi abartmamak şartıyla. Meraklı bir dostun kaleminden biraz abartılmış inanç sebebiyle yaptığı bir işten, öğrendiği gerçeklerden(!) bahsedelim biraz.
Kaç Kez Yaşadım
Gazetede okuduğum bir yazıyla heyecan içinde kaldım. Yaşadığım şehirde bir kadın, kaç kez dünyaya geldiğimizi bilebiliyor, hatta içlerinden iki tanesini de anlatabiliyormuş. Derhal kadını arayıp randevu aldım. Aslında çok ama çok kez geldiğimi tahmin ediyorum. O kadar eskiyim ki, belki de mağaralardaki resimleri ben yaptım:)) Hatta o kadar yorgunum ki, bir daha da gelmeyeceğim. Sanki son hayatım bu yaşadığım. Sebebi de, hem insanları bir görüşte anlayabilmem, hem de onlara inanmak isteyecek kadar saf olmam. Galiba ilk gelen ruhla son gelen ruh arasında böyle bir fark var. İlk gelen gerçekten inanıyor, son gelen biliyor ama yine de inanmayı tercih ediyor. Aradaki hayatlarda ise kaybetmemek için her türlü hile serbest. Neyse, bunları bilerek gittim randevuma. Açıkçası beni çok tatmin etmedi, çünkü aynen bu düşündüklerimi söyledi bu hanım da. Tam tamına 384 kez gelmişim dünyaya. Üstelik bi tanesinde Tibette rahipmişim ve o dönemlerde kazandığım bazı yetenekleri halen kullanabiliyormuşum.Düşünsenize 1150 yılından beri aslında inançlara sahipmişim. O dönem öğrendiğim bilgiler yüzünden ortaçağda yakılan cadı, başka hayatlarda şifacı, medyum gibi bir sürü yaşama sahip olmuşum. Gerçekten de son hayatımmış bu, finali yapıyor muşum-sezon finali:)).Tüm bunları öğrenmem tabiki bir maliyetti, ve ücreti ödedim. Ama çıkarken de düşünmedim değil, benim bildiğim doğrularda ve inançta hediyeler satılmaz. Ve şayet bu hanımın böyle bir yeteneği var ise (sallamadıysa yani), bu bir hediyedir, satmaması gerekir. Şayet satarsa sezon finalinde adamın canına okur karma. En az 5 hayat cezası var bu işin:)) Sen daha öğrenemedin mi hediyelerin satılamıyacağını, al sana 5 hayat daha, hepsi hediyeli, satmamayı öğrenene kadar kal bu dünyada.
E ben nerden mi biliyorum, tam 384 kez görmüşüm, heralde oradan aklıma takılmış. Bu arada, herkesin hediyesi vardır cebinde, bazıları kullanmayı öğrenir, bazıları cebinin yerini bile bilmez. Ama eski bir ruh, bunun paraya çevrilmeyeceğini çok iyi bilir...

İşte sevgili okur, çok bilen, çok da inanan bir dost iletti bu satırları. Şayet konuya ilgi duyarsanız sizlere bilgi aktarabileceğini, çünkü etraftaki şarlatanlardan çok daha fazla saf bilgiye sahip olduğunu iddia ediyor. Bana bakmayın, ben sadece elçiyim, siz isteyin yeter. Ama inançları gerçeklerden ayırmayı da ihmal etmeden okuyun. İnanç bir tercihtir, ispatı yoktur, tartışmaya da açık değildir. Kim neye nasıl isterse öyle inanır. Hiç görmediğimiz bir şeye milyarlarca insan inanıyorsa, üstüne milyarlarca dolarlık organizasyonlar kurulabiliyorsa, demekki ispat edilemeyen şeylerin inanırlığı var bu dünyada:))

7 Mayıs 2010 Cuma

ITP ile Yaşamak-2

Bir önceki yazımda ITP hastası çocuk ve ailenin artık evde olduklarını söylemiştim. Bugün ara tahlillerini yaptılar, sonuçlarını aldılar. Ama bugüne nasıl geldiler? İşte annenin günlüğü;

1. Gün (Çarşamba)
Hastaneden çıkmamız, girmemizden çok daha uzun sürdü. Artık ayakta bekliyorum. 41.000 haberi inanılmaz bir yankı yaptı, bu kadar sevildiğimizi bilmiyordum. Aşağı kattaki servis hemşiresi aradı az önce, bizimkiler 41.000 deyince attığı çığlığı odadan duydum. Ya herkesin umudu tükenmişti de şaşkınlıktan atıyorlar bu çığlığı, ya da gerçekten bekliyorlardı da sonunda oldu dediler. Oğluma cesaret sertifikasını törenle verdiler. Çok gururlu şimdi, anne ağlamadığım için verdiler di mi? diyor. Evet diyorum, çok cesurdun, o yüzden hakettin bunu.
Evde annemler heyecan içinde, sarılıyoruz sevinçle. Daha bitmedi ama diyorum, en azından evdeyiz artık. O gece ailecek kutluyoruz, akşam yemeğimiz keyifli, kafaları bile çekiyoruz, ne de olsa evdeyiz artık.
2. Gün (Perşembe)
Saçlarım rezil durumda. Bu ay daha erken çıktı beyazlarım. Kuaföre gidiyorum, saçımı boyayan çocuk alnınızdaki beyazları da boyayayım mı diye soruyor. İlk defa dikkatli bakıyorum, alnımdaki tüyler bile beyazlamış. Hayır diyorum, kalsın, onlar bana çok önemli bir şeyi hatırlatıyor, kıymetli beyazlar onlar, boyama.
3. Gün (Cuma)
Artık her günümüz aynı. Oğlumun üst kata çıkması yasak. Merdivenlerde düşmesin. Cam bardak yasak, eli kesilmesin. Ziyaretçi yasak, hastalık bulaşmasın. Ev hapsimiz başlamış bulunuyor. Daha tahlile yedi gün var. Gel bakalım şafak 7...
6.Gün (Pazartesi)
Oğlumun okuluna gidiyorum. Hayat devam ediyor ve derslerden çok geri kaldı. Kitaplarını istiyorum. Öğretmenleri önemli olan sağlık diyorlar ama bilmiyorlar ki bizim normal hayatımıza ihtiyacımız var. Tekrar okula döneceğimiz günlerin hayaline ihtiyacımız var. Yoksa hastalıkla kafayı yer insan. Eve getiriyorum kitaplarımızı. Artık her gün iki saat ders, bir saat okumamız var. Hedefimiz en kısa zamanda okula dönmek, kaldığımız yerden hayatımıza devam etmek. Bu işe tek bozulan oğlum. Ne gerek var bunlara, ne güzel oynuyorduk diyor. Haklı tabi, ama artık cennetinden biraz kopması gerek. Biz okula döneceğiz, karar verildi, geri dönüş yok.
7.Gün(Salı)
Her kötü olay, yanında bir güzellikle gelirmiş. Bizimki de iştah oldu. Bir tabağı bitiremeyen oğlumu artık doyurmak mümkün değil. Mutluluktan sarhoşum. Sofradan kalkan oğlum muza saldırıyor, iki taneyi mideye indirdikten sonra bir litre sütü içiyor, Corn flakes istiyor hemen ardından, mısır patlatmamı istiyor akabinde. Tuz ve şeker yok, bunun dışında uygun porsyonlarda verildiğim takdirde beni bile yiyebilir. Mutfaktan çıkamıyorum, ama keyfim yerinde...
8. Gün (Çarşamba)
Oğlum artık patlamak üzere sıkıntıdan. Ejderhanı Nasıl Eğitirsin filmini tutturmuş. Ama sinema bize imkansız, yalvarıyor, kıramıyorum. Sabahki ilk seansa götürüyorum oğlumu. Ağzımızda maskemiz. Allahtan bomboş. Oturup gözlüklerimizi takıyoruz, tabiki elimizde en büyüğünden patlamış mısırlarımız. Oğlum soruyor, anne, ağzımda maske varken nasıl yiyeceğim ki ben bu mısırları? Yine haklı, etrafa bakıyorum kimse yok, çıkar o zaman diyorum, atıyoruz maskelerimizi. Derken içeriye bir çocuk ve annesi giriyor, biraz ilerimize oturuyorlar. Maskeleri var. Şey, diyor, oğlum hasta o yüzden salon boş olur diye getirdim, kortizon kullanıyor da, diyor. Biz de diyorum. Devam ediyor, 10 gün önce hastanedeydik, iki hafta yattık. Biz de diyorum şaşkınlıkla. Aynı hastanede yattığımızı öğreniyorum. Aynı ilacı kullandığımızı da. Onun da sorunu bağışıklık sistemiymiş. Antikorlar karaciğerine saldırıyormuş ve bir tür hepatit oluyormuş çocuk. O yüzden de ömrünün sonuna kadar bu ilaca devam edecekmiş. Sizinkinin tedavisi var mı, geçecek mi diye soruyor. Evet, tedavimiz var ve biz bu hastalığı yeneceğiz, geçecek, ama bu yanıtı vermek çok zor geliyor işte. İnşallah hepimizin geçecek, çocuklar kuvvetlidir, moral bozmamak gerek diyorum. İçim acıyor, bakıyorum ufaklığa, oğlumdan bile küçük, dört yaşında ya var ya yok. Çıldırmış bu virüsler, mutant canavarlara dönüşmüş. Keyfim kaçık seyrediyorum filmi, teknoloji harika ama ne pahasına?
9. Gün(Perşembe)
Tüm günümüz yarına endeksli. Oğlum bile tahmin yapıyor, çok iyimser, yüz bin üstü olmuşumdur kesin diyor. Geldiğimizden beri hep beraber yatıyoruz. Kedi dahil. Oğlumu uyuttuktan sonra sarılıyorum, mis gibi kokuyor (iyi ki yıkamışım bugün). Kafamda rakamlar uçuşuyor, doktorun yüzü, ilacının vermiş miydim şüphesi...Kedim geliyor gurlayarak, yatıyor üstüme. Onu da ihmal ettim bu aralar, okşuyorum başını. Sanki her şeyi anlıyormuş, beni sakinleştirmek istiyormuş gibi sürtünüyor, genelde yapmaz çünkü. Soğuk bir kedidir kendileri. Ama bu akşam gurul gurul başını yanağıma dayıyor. Oğlum ve kedim, daha ne isterim, içim geçmiş...
10. Gün (Cuma)
Büyük gün geldi, baba-oğul kan vermeye hastaneye gittiler, evde kalıp kahvaltı hazırlamak bana düştü. Her şeyi hazırladım, halen gelmediler. Telefon açıyorum sonunda, nerelerdesiniz? Geldik diyor eşim, park ediyoruz, sonuçlar iki saat sonra çıkacak.
İki saati e-posta kutumuza bakarak geçiriyoruz, ve sonunda beklediğimiz posta geliyor. Açıyoruz, baktığımız satır belli, Trombosit;
299 bin
Gözlerimize inanamıyoruz. Çığlık çığlığa sarılıyoruz, çok şükür bitti. Artık yavaş yavaş kortizonu azaltıp bitireceğiz, ve oğlum pazartesi günü okuluna başlayabilecek. Oğlum hariç herkes bayram yapıyor, o ise bana dikmiş gözlerini soruyor;
Gerçekten okula gitmek zorunda mıyım?


İşte böyle sevgili okur, siz de ben de bu hikayeden kurtulduk sonunda. Kahramanımız küçük oğlan dışında herkes için mutlu son. Keşke tüm öyküler böyle bitse.

Başka konularla yine buralardayım. Galiba Anna Kareninna hakkında yazmak istiyorum. Çok ama çok ilginç, bir o kadar da muhteşem bir kitap. Tekrar okuyun, okumak zor geliyorsa benim yazıma bir göz atıverin, belki fikrinizi değiştirirsiniz...

28 Nisan 2010 Çarşamba

ITP İle Yaşamak


Açık adı immün trombositopenik purpura. Bir tür kan hastalığı. Ama bu yazı bilimsel bir yazı olmayacak. Bir annenin dertlerini paylaşması olabilir ancak. Ya da duygularını. Ve sevgili okuyucu, beni tanıyorsan bilirsin, kesinlikle başıma gelen şeyleri yazmam, ama belki de bu yazı bir istisnadır, kim bilebilir?

Bir Annenin Günlüğü
Herşeye en başından başlamak gerek. 5n1k kuralını atlamadan hem de. Herşey bir cuma gecesi uyumamızla başladı. Yani tüm olaylar olurken biz sadece uyuyorduk, hem de mışıl mışıl. 6,5 yaşındaki oğlumu her zamanki saatinde yatırdım. Her şey mükemmeldi, son derece sağlıklıydı, ve kolayca da uyudu. Ama ertesi gün...
1. Gün (Cumartesi)
Uyandık, sıradan bir haftasonu sabahı. Oğlum daha uyanmamış. Kalkıp kahvaltıyı hazırladım. Çayı koyduktan sonra oğlumu uyandırmaya ikinci kata çıktım. Halen uyuyordu. Yaklaştıkça dudak kenarlarındaki koyu kahve çerçeveyi farkettim. Sanki çikolata yiyip yatmıştı. Yavaşça oğlumu uyandırdım, gülümseyerek gözlerini açti. İşte o zaman aynı koyu rengi dişlerinde ve diş etlerinde de gördüm. Ben dişlerini fırçalatıp yatırmamış olsam, gece çikolatalı kek yiyip uyuduğuna bahse girebilirdim. Bir pamuk ve suyla sildim önce dudaklarını. O zaman bunun kurumuş kan olduğunu anladım. Tüm ağzı kan içindeydi. Paniğe kapılmadım, çünkü uyurken dilini ısırabilir, azı dişleri çıkıyor kanama yapabilir gibi mantıklı ve zararsız tahminlerde bulundum. Sonra da oğlumu kaldırdım. Gayet enerjik kalkıp giyindi, ben aşağıda tabağına yumurtasını koyarken yukardan sesi geldi,' anne, çişim koyu çıktı, içtiğim ilaç yüzünden mi?' Perşembeden beri Beta teşhisiyle antibiyotik alıyordu, bana yine çok mantıklı geldi oğlumun dedikleri. Onayladım ve kahvaltıya çağırdım. Masada oğlumun alnında ve boynunda iki küçük noktacık farkettim. Ben gibi duruyorlardı ama mor renkteydiler, sanki kan oturması gibi (sonradan bu noktalara peteşi isminin verildiğini öğrenecektim). Eşime gösterdim, pek ciddiye almadı, ama ben yine de doktorumuzu (Doç. Dr. Meral Saraçel, hayatımda tanıdığım müthiş çocuk doktorlarından biri, daha bir kez bile yanıldığını görmedim) aradım. Detayları verince doktorumuz Betanın kızıla çevirebileceğini, döküntüleri görmek istediğini söyledi. Ve bizim maceramız böyle başladı.
Doktorumuz oğlumuzu muayene ettikten sonra kan ve idrar örneği istedi, kanı verirken zorlandık ama becerdik, sıra idrara geldi. Tuvalette oğlum çişini yaparken öleceğimi sandım, sadece kan işiyordu çünkü. Sabah koyu dediği idrarı aslında kandı. Ellerim titreyerek örneği doktorumuza gösterdim. Kafasını sallayarak, tabi dedi, tahmin ettiğim gibi, bu bir ITP. İlk defa duyuyordum. Nedir bu ITP? Şimdi burada size son derece bilimsel makalelerden alınmış süslü cümleleri yapıştırabilirim. Ama bir anne olarak bu tarz bir yazıyı bilim insanlarına bırakıyorum(http://www.sarginforum.com/index.php?action=printpage;topic=7569.0), ve size benim anladığım, halk ağzıyla bir ITP tanımı yapmak istiyorum.
ITP nedir?
Oğlum bir ay önce suçiçeği geçirmişti. Ardından da o hafta betaya yakalanmıştı. Vücut böyle zorlu hastalıklardan sonra bağışıklık sisteminde bir guru oluyor ve inanılmaz saldırgan antikorlar üretiyor. Koskoca bir Rambo ordusu yani. Amacı sadece mikropları yoketmek. Fakat nasıl ki Rambo düşmana değil, kendi ülkesinde bir kasabanın başına bela olmuştu, bunlar da zavallı Trombositlere saldırıp yokediyorlar. Trombositlerin temel görevi kanamaları durdurmak ve kanda yaklaşık değerleri 210-400 bin arası. Vahşi Ramboların zavallı Trombositlere saldırıp yokettikleri yer de dalak. Ve bizim oğlanın bir gece önce dalağında öyle bir katliam olmuş ki, biz hastaneye gittiğimizde kandaki değerimiz sıfır idi. İşte ITP denen olay en basit haliyle buydu, Ramboların kasabayı işgali. Tek yapmamız gereken bizi Rambolardan kurtaracak generali kasabaya acilen getirmek. Ve biz de bunun için hastaneye acilen yattık.
1. Gün devam.
Elimizde kan tüpleriyle, doktorumuzun önerdiği hematolog doktorun ( Prof. İnci Yıldız, bu konuda sadece Türkiye'de değil, dünyada sayılı doktorlardan biridir) cebiyle acil konuşarak, onerilen hastaneye yatışımızı yaptık. Yeni hematolog-onkolog ve de Profesör doktorumuz, yaptığı bir dizi inceleme - tahlil sonucu teşhisi teyit etti: ITP. Peki, ne olacak dedik? Bize bir general adı verdi, iki gün damardan verilecek özel bir ilaç, vakaların %95'inde tamamiyle iyileştirme sağlıyor. Günün şanslısı (!) olduğumuz için ilacı kolayca bulduk, fiyatını ne siz sorun ne ben söyleyeyim (şişesi 2.000 TL ve dört şişe veriliyor), akşam beşte oğluma damardan verilmeye başlandı kutsal ilaç. Öncesinde tabiki alerji ilacı verildi, çünkü her ilaç gibi bu da masum değildi, ciddi yan etkileri vardı, ama kar-zarar analizinden ölümden iyidir temasıyla çıktığı için kazandı. Bu esnada oğlumun hareket etmesi yasaklandı, çünkü bir sarsılma-düşme-vurma derhal iç kanamaya sebep oluyordu ve her yanı mosmordu. Beyin kanaması tehlikesi sebebiyle hapşırması dördüncü şişenin bitimine kadar yasaklandı.O gece korku içinde ve uykusuz geçti.
2. Gün (Pazar)
Sabah 6:00 itibariyle uyandırıldık, oğlumun çığlıklarına aldırılmadan ve dikkatsizce kan alımı yapıldı (ki o morluk çoook uzun süre geçmeyecekti), tahlile gitti. Yarım saat sonra halen sıfır trombosite sahip olduğumuzu öğrendik. 8:00 da kahvaltı yaparken öksürme ve kusma da yasaklandı. İki şişe verilen ilaç işe yaramamıştı. Sıra 3. ve 4. şişelerdeydi. Akşam 16:00 gibi ilaç verilmeye başlandi, Hala %95lik şansımız devam ediyordu. Uzun bir geceydi bu sefer bizi bekleyen.
3.Gün (Pazartesi)
Sabah 6:00, kan alımı. Oğlumun elleri mosmor. Bu işlemden nefret etmeye başlıyorum artık. hemşireler mi yoksa kandaki antikorlar mı daha vahşi bilemedim. 8:00 sonuçlar geldi, trombosit sıfır. %5'e girmeye başardık. Eşimle gözyaşları içinde kutluyoruz:(( Şimdi ne olacak? Doktorumuz kortizon tedavisini anlatıyor, üç günlük bir yükleme yapılacak, bu sayede kemik iliği coşacak, trombositler artacak,antikorların (Rambolar) isyanı bastırılacak.Kulağa çok başarılı bir tedavi gibi geliyor, kabul ettik. Yalnız bir sorun var. Bu işlemden önce kemik iliğinden parça alınacak, ondan sonra tedavi başlayacak. Çünkü olası bir başarısızlıkta kortizon tüm iliğin tarihçesini silermiş ve teşhis imkansızlaşırmış. ITP olarak geldiğimiz hastanedeki 3. günümüzde lösemi testi yapılmasına izin verdik. Bizden Donör istendi, işlem için Trombosite ihtiyaç vardı,
ani bir kanamada oğlumun kanı durmadığı için başkasının trombositlerini kullanacaklardı.Biz de akşam 18:00 için iki donör bulduk. Bize verilen listedeki tüm şartlara uyuyorlardı, tek bir eksikle ki bize söylenmeyen bir ayrıntı, erkek istiyorlardı. Biz iki bayan donörle kalakaldık ortada. Acil bir çırpınışla allahtan bulabildik yeni derkek donörü ve trombositleri alabildik. O gece stres içinde sabahı zor ettik. Bu arada oğlum halen kan işiyor.
4.Gün (Salı)
Oğluma vücudundaki savaşı anlayacağı dilde anlatmaya başladım. Kanda üç tip asker olduğunu, beyaz askerlerin (insanazorlar), kendi arkadaşları kan pulcuklarını (elmaskafalar) tanıyamayarak onları kemik içinde bir odacığa hapsettiklerini yani esir aldıklarını anlattım. Bu yüzden kanama olunca durmuyor, çünkü elmaskafalar attıkları elmas parçalarıyla delikleri tıkayamıyorlar. Tabi esir alındıkları için..Neyseki doktorlar kemiğin içine bakıp odacığın yerini tespit edebiliyorlar. O yüzden de doktorlarla gidip bu işlemi yaptırması gerekiyor. Ben 10 hiçbir şeyden korkmaz ve benim oğlum da. İşte oğlum ilikten örnek alınması işlemine böyle hazırlandı. Kahraman olduğu için de hastanede tekerlekli yatakla bir tur kazandı. Kahramanlık tacı olan ameliyat bonesini de büyük bir keyifle taktı. Sabah 10:00 da oğlum ameliyathaneye giderken sanki bir partiye gider gibi neşeliydi. Hemşireler bile sordu, nereye gittiğini biliyor mu? Kısmen dedim. 11:30 da işlem bitti, ameliyathanenin önünde volta atmaktan kazmış olduğum çukur oğlumun çıkışıyla bir anda doldu. Beraber odaya döndük, 12:30 da lösemi olmadığımızı öğrendik. Yeni tedavimiz belirlendi, olması gerekenin 10 katı Prednol (kortizon) yüklemesi yapılacak. Hem de üç gün boyunca. Böylece insanazorlar yani Rambolar bastırılacak, Elmaskafalar özgürlüklerine kavuşacak. 16:00 da ilaç damardan verilirken, oğlum Dörtkolların, içine, elmaskafaların artık yerini tespit ettiğimiz odasına kurtarma harekatı için girdiğine inanıyordu. O akşam oğlum ilacın yan etkisi sebebiyle kustu. Bu bizim için basit bir hareket iken, oğlumun gözlerine basınçtan kan oturdu, burnundan ve ağzından kan geldi. İdrar halen kan kırmızısı. İlaçların ne kadar işe yaradığından artık şüpheliyim.
5. Gün (Çarşamba)
İdrarın rengi açılmaya başladı. Sabah 6:00 rutin tahlilimiz yine sıfırı gösteriyor. Oğlumun elindeki kelebek artık çıkıp diğerine geçmeli, ama damar kalmadı, girilen bir damar iyileşmediği için artık zorlanıyoruz. Doktorumuz cuma günü beklene yükselişin olacağını söylüyor, belki eve bile çıkabilir mişiz, tabi Trombositler 30.ooo olunca. Sıfır nere, 30.000 nere. Yolumuz çok uzun.
6.Gün (Perşembe)
İdrarın rengi pembeye döndü. Sabah 6:00 tahlilimiz trombositi halen sıfır göstermekte, kortizon yüklemesinin 2. günü, yaprak kıpırdamıyor. Çok kan kaybettiği için hemoglobin 11'den 8,5'a düştü. Artık tüm kan değerleri ya yüksek ya düşük. Tam umutlarım sönerken oğlum merak etme anne dedi, insanazorlar Dörtkollardan daha güçlüdür, o yüzden olmuyor dedi. Ben de sordum peki ne gerekiyor sence? Duplo yollayın anne dedi, onlar insanazorları yener. Oğlumu çok seviyorum...
7. Gün (Cuma)
Yükleme tedavisinin son günü. Artık idrarımız düzeldi, sadece mikroskopik seviyede kanama var. İkinci tedavimiz de işe yaramıyor galiba, ilaçtan sonra kan alıp bakacaklar. Eve çıkamiyoruz.
8. Gün (Cumartesi)
6:00 tahlili berbat. Yine sıfır, üstelik hemoglobin 7.5. Oğlumun rengi acı sarı, dudakları bembeyaz. Hali yok, neşesi yok. Artık paniğim. Sağı solu tırmalıyorum, tam bir haftadır sadece daha kötüye gidiyoruz. Artık bir şeyler düzelsin... Ve oğluma kan veriliyor. Bu arada bir damarı patlıyor, başka bir damarı açabilmeleri için oğluma PSP sözü veriyorum. Bağırtılar arasında damar açılıyor, eşim de PSP elinde geliyor.Üç saatin sonunda rengi düzeliyor. Umarım trombositleri artmıştır. Üçüncü tedavi başlıyor, bu seferki üç haftalık bir maraton. Daha az dozda Kortizona devam. Akşam arkadaşlarımız geliyor, ellerinde Sushi. O kadar hoşumuza gidiyor ki, esir kampında felekten bir gece. Eşim eve gidiyor, yalnız bir akşam geçiriyorum ilk defa. Oğlum uyuyor, ben de içimden söz veriyorum, bir iyileşsin Legoland'e götüreceğim onu...
9. Gün (Pazar)
Bugün tahlil yok. Kortizon var, eşim geliyor ve ben ilk defa eve gidiyorum. O gece rahatsız ama deliksiz bir uyku çekiyorum, on günden sonra ilk defa.
10. Gün (Pazartesi)
Yaşasın tahlil diyemeyeceğim sadece 15.000. Bize 30.000 lazım, yoksa tahliye etmiyorlar buradan bizi. Aklıma Bayrampaşa Ben Fazla Kalmayacağım filmi geliyor. Bakalım bizim cezamız ne kadar?
11. Gün (Salı)
İnanmayacaksınız ama sabah 6:00 tahlili 8.000'e düştüğümüzü söylüyor. Ben labarotuarı bombalamayı düşünüyorum. Tamam oğlumun her işi ağırdır, ama bu ne yaa??? Bir tek şeyden memnunum, kortizon oğlumun iştahını açtı, artık tabağını bitiriyor:)) Akşam doktorumuz geldi, bize şöyle bir baktı. Karşısında hastane yaratıklarına dönmüş iki zavallı vardı artık. Siz artık eve çıkın, evden takip edelim, aman dikkatli olun dedi. Sevinemedik bile, 30.000 olmadan iç kanama tehlikesini atlatamıyoruz. Ev tehlikelerle dolu. Çıkmak istemiyorum, ama eşim artık yeter diyor, çıkıyoruz. Son gecemizi yine tek kişilik koltukta iki kişi sarılıp yatarak geçiriyoruz. Tüm gece çocuklar ağlıyor, çıkıp hepsinin ağzını bantlamak istiyorum. Biraz sussalar da uyusak?
12. Gün (Çarşamba)
Bu sabah saat 5:00 de kan almaya geliyorlar, maksat uykusuzluk olsun. Hastane yaratıkları olarak sessizce kalkıp kan alımını seyrediyoruz, oğlum artık gıkını bile çıkarmıyor. Hemşireler gidince tekrar uyumaya çalışıyoruz. Taki, 7:00 da hemşirenin odamıza girişine kadar. Kafamı kaldırıp umutsuzca soruyorum aynı soruyu; kaç olmuş? 41.000 diyor hemşire gülerek. Ağzımdan Allaaahhhhh lafıyla fırlıyorum yataktan. Eşimle sarılıyoruz birbirimize. Mucizee.. Tam tamına 12 günlük sefaletten sonra ilk güzel haber. Derhal eve çıkıyoruz....

Bu hikayenin kahramanları şu an evde, tedavilerinin sonunu bekliyorlar. Daha iki haftaları var. Hedef 300.000. Bakalım ne zaman ulaşacaklar. Ben sizi haberdar ederim merak etmeyin. Peki bunları neden yazdım? Herşeyden önce böyle bir hastalık var, bilin. İkincisi bazı hastalar iki günde tedavi olurken, bazı hastaların tedavisi bir ay sürebiliyor, korkmayın. Ve asla unutmayın tedavisi olan bir hastalık. Başınıza gelirse çok üzülmeyin, yukarıdaki öykü aklınıza gelsin, yalnız değilsiniz...

16 Nisan 2010 Cuma

ALDATMA-Kadınlar


Hep erkekler aldatacak değil ya, kadınlar da aldatır. Ama erkeklerden çok ama çok farklı sebeplerden dolayı böyle çetrefilli işlere girer. Peki hangi kadın aldatır ve kimi tercih eder? Kocasını artık çekici bulmayan ve kaybetmeyi de göze almış kadınlar aldatır. Çünkü kadınlar çok iyi bilirler ki, yakalanmaları durumunda artık geriye dönüş yoktur. Çok çaresiz bir kocaları yoksa eğer, affı mümkün değildir bir erkek tarafından. Affettiğini söyleyen erkek bile bir şekilde bunun acısını fitil fitil getirir karısının burnundan. Öyleyse neymiş sevgili okur, kadın artık kocasını sevmiyor ise aldatır. Şayet kadın halen kocasını çekici buluyorsa, fiiliyata dökmeden flörtler yapabilir tabi, ama asla eyleme geçmez. Ne zaman eylem var, işte orada artık kaybetse de önemi olmayan bir koca var. Bu arada kadınların yakalanma oranları erkeklere oranla çok daha düşüktür, çünkü yalan söylemeye daha doğar doğmaz başladıkları için, bir erkeğin onları yakalaması çok zordur. Şayet artık önem vermiyorsa kadın saklamaya, işte o zaman erkek anlar. Kadınlar kimleri tercih eder?
1. Kocalarının tam tersi birilerini tercih edebilir, örneğin daha iri, daha duygusal, daha sarışın, daha kaslı gibi...Aldatma ileriye dönük bir yatırım olarak görülmediği için seçilen erkeğin işi, parası,medeni durumu önemli değildir. Ama kadının onu beğenmesini sağlayacak özellikleri de mutlaka vardır, çünkü kadın asla saçma biri için eldekilerden olmak istemez.
2.Kocalarından yeteri kadar ilgi görmeyen kadınlar, daha fazla ilgi gösteren, kendilerini dinleyen erkeklere kapılabilirler. Buradan uyarmak istiyorum, bu sadece reklamdır. Hiç bir erkek, bir kadını ömür boyu dinlemez ve ilgi göstermez. Bunu sadece gayler yapar, ve bu onları kadınların en iyi dostu yapar. Sevgili okur, şayet şu ana kadar gay bir dostun yoksa (kadınlara sesleniyorum ), derhal bul, hayatının en keyifli anlarını kaçırıyorsun çünkü.
Sizi sırf dinliyor diye bir erkeğin yatağına girerseniz, artık sizi dinlemediğini acıyla farkedeceksiniz. Denemeyin bile.
3. Kendilerini yanında çok güvende hissettikleri erkekleri tercih edebilirler. Duygusal bağlanırlar, kocalarından boşanıp evlenmeye kalkabilirler.
4.Her olgun kadında (ya da çoğunluk diyelim), genç biriyle beraber olma isteği ara ara gelir geçer. Hala genç kızlarla yarışabildiklerini ispatlamak, yaşlanmadıklarını görmek için. Ancak onları beğenen gençlerin, aslında bu kadınları olgun oldukları için tercih ettiklerini atlarlar. Yani hala gençliklerini ispat amacıyla gençlerle takılan kadın, aslında genç değil, yaşlı olduğu için delikanlıyı kapar. Sonuçta ispat ettiği tek şey, yaşlı olduğudur.
Sevgili okur, evli bir kadının aldatması artık evliliğinin kağıt üzerinde olduğunun bir göstergesidir. Kocasını terk etmiyorsa da tek sebebi sevgilisinin daha az olanaklara sahip olmasıdır. Çünkü her olgun kadın bilir ki, parasız saadet olmaz, samanlık seyran olmaz...
Sağlıcakla kalın...

28 Mart 2010 Pazar

ALDATMA-Erkekler


İşte ayın konusu, aldatma. Epeydir üstünde çalışıyorum, ama sanma ki uygulamadayım sevgili okur, gözlemdeyim sadece. Beni biraz olsun tanıyan, yazılarımı okuyan takipçilerim çoktan anlamışlardır ki, bu nacizane yazar, hayatı yaşamaktan ziyade seyredip eleştirmeyi, üzerinde düşünmeyi seviyor.
Gelelim konumuza, aldatma. Kadının ve erkeğin aldatması olarak ikiye ayırmak gerek herşeyden önce. Çünkü dürtüler de, nedenler de, sonuçlar da tamamen farklı. Önceliği, ahlaki evrim konusunda biraz daha geri olan cinsiyetimiz erkeklere verdim. Öncelikle hangi erkekler aldatır?
Fırsatını bulan tüm erkekler, yani karısını aldatmayı düşünmeyen erkek yoktur. Kusura bakmayın, ama gerçekler bunlar. Peki, madem hepsinde fikir var, hepsi aldatabilir mi? Bu yanıt içinizi ferahlatacak- hayır.
Peki kimler aldatmaz? Küçük bir gruptur bu ve ;
1. Ya aldatmayla uğraşamayacak kadar tembeldirler,
2. Ya da yeni bir kadına yaklaşmaya cesaret edemeyecek kadar güvensizdirler. Hazır onları her şekilde kabul etmiş bir kadın varken ne gerek var ki yeni birine erkekliklerini ispat etmeye?
Bunun dışında kalan tüm erkekler fırsatını bulduğu anda kaçırmaz. Ama tabi bunları da gruplamak gerek. Örneğin kimler aranır, kimler sadece fırsat değerlendirir! Aldatmak için efor harvcayanla ayağa gelmiş fırsatı kullanan arasında tabik bir fark olacaktır. Öncelikle kimler aranır?
1. Çok erken evlenen erkekler, evliliklerinin 10. yılından sonra aranır. Çünkü her şey değişmiştir. Bu grup, üniversitede aktif bir cinsel hayat, flört yaşayamamıştır, bulduğu, kafasına göre kendisine uygun olduğuna inandığı(yetindiği de diyebiliriz), kendisini de çekeceğini düşündüğü ilk kız arkadaşıyla evlenir. Daha hayata bile atılmamıştır halbuki. 20'li yaşların başında ya da ortasında yapılan bu evlilik ilk başta erkeğin hayatını korkunç kolaylaştırır. Artık bir seks hayatı vardır, kadınlar tarafından ezilmeyecektir, çünkü başka bir kadının tercihidir, bu da onu diğerlerinin gözünde değerli yapar. Uğraşmasına gerek kalmamıştır, kafası rahat olduğu için tüm enerjisini işine verir. Geçen yıllarda hırsı ve işine yönlendirebildiği enerjisi sayesinde çok başarılı olur, hayalini kurduğu mevkiye gelir, iyi para yapar. Ama sonra, 30'lu yaşların sonlarında ben neleri kaçırdım demeye başlar. Herşeyden önce kendini adam eden eşini güzel ve alımlı asla bulmadığını, ona aşık olarak evlenmediğini kendine itiraf eder. O zamanki koşullar için en iyi seçim olan bu kadın, şimdiki mevki sahibi, paralı ve karizmatik adama yetmemektedir içten içe. Derhal eskiden asla yanına yaklaşamadığı güzel ve çekici kadınlara yönelir. Onlardan biriyle beraber olursa ancak kendini tamamlayabilecektir. Eksik kalan tek yönünü, cazibesini. Bunun için de bu tarz erkekler aldatırlar. Gençliklerinde yapmaları gerekirken güvensizlikten yapamadıkları flörtleri yapmaya başlarlar. Bence çok tehlikeli bir gruptur bu, serseri kurşun gibi dolanırlar ortalıkta. Çok fena avlanıp tufaya düşürülebilirler, dikkatli olmaları gerekir. Sırf bu grubu yolmaya hazır, durumdan gayet haberdar tilki kadınlar iş üstündedir çünkü. Merak edenlere tilki kadınları nasıl tanıyacaklarını ve başlarına neler gelebileceğini zevkle anlatırım tabi. Ama istek olursa, yoksa niye arı kovanına çomak sokayım ki?
2. Erkekliğinin çok üstün olduğunu ispat etmeye çalışan ama aslında yine kendine olan güvensizliğini örtmeye çalışan erkekler. Bunlar zamanında nasıl bir ezilmişlerse artık, neredeyse tüm hayatlarını kadınlar üzerine kurar, onları tavlayıp elde edip terk ederek tatmin olurlar. Mecburi evlilikleri, ya da isteyerek yaptıkları muhteşem kadınlarla olan evlilikler, hep skandallarla doludur. Bu tip erkekler hep daha güzelinin peşindedir, asla yetinmez. Yukarıdaki erkeklerden farkları da budur. Bunların karıları da çok güzeldir çünkü.
3. İş hayatlarında fena darbe yemiş, başarılı karıları olan erkekler çok fena aldatır. Üstelik kendi karılarından daha seviyesiz olan tiplerle. Çünkü amaç aslında karılarının başarısını aşağılamaktır. Kendisi o kadar düşmüştür ki, eşine layık değildir artık, onu daha düşük biriyle aldatınca iyileşeceklerine inanırlar. Gördüğünüz gibi, bu da yukarıdaki diğer iki tipten tamamiyle farklıdır. Başına gelen felaketlerden başarılı ve iyi eşini sorumlu tutarak ondan öç alır. Bu tipler son derece sorumsuz insanlardır. Kendilerinde hiç hata yoktur, intihar bile etseler sebebi hep eşleridir:)) Zaten iş hayatlarındaki başarısızlık tamamiyle kendi eserleridir, ama bunu kabul edemedikleri için hep ya piyasaları ya da çevredeki insanları suçlamayı tercih ederler. Sıkı bir terapiye ihtiyaçları vardır.
4. Bu da Freud'dan bir sebep. Küçüklükte yaşanılan Oidipus kompleksini aşamamış erkek grubu, eşleri anne olduğu an onlarla cinsel temaslarını kesip fahişelere yönelirler. Bunun da sebebi annenin kutsal olması, seksin ise iğrenç bir şey olarak sadece fahişelerle yapılması gereken bir kepazelik olduğudur. İçten içe anneye duyulan isteğin iğrenç bulunarak eğilip bükülüp bu tarz bir ruh hastalığı haline gelmesidir. Anne olan eşe istek azlığının da temelde buradan geldiği iddia edilir. Günümüzde böyle bir çoğunluğun olmadığı asla söylenemez. Ama bu kadar bariz değildir de, hafif hafif yapan bir gruptur bekli de. Ama esası buradan gelir. Daha çok bu konuyu incelemek isteyenler Sigmund Freud'un Cinsellik Üstüne yazdığı ders notlarının ciltlerine sahip olup okuyabilirler.
Bunlar ve bunların dışındaki tüm erkekler ise fırsat değerlendirirler. Sorarım size ey sevgili okur, hangi erkek ayağına gelip kendini sunan çekici ve güzel bir kadına hayır diyebilir? Hangi erkek, öyle bir heyecan anında maliyet analizi yapacak kadar ileri görüşlü, mantıklı kalabilir? Hangi erkeğin beynine kan gidebilir böyle bir fırsat karşısında?
Sonuç olarak, ey kadın okuyucum; şayet hala daha aldatılmadıysan, ya kocan çok ama çok tembel, ya da ayakta uyuyorsun haberin yok.
Sevgiyle kalın.

14 Mart 2010 Pazar

40. yaş Günümde Başıma Gelenler...

Sevgili Okur,
Güzelleşme üstüne çalışmalar yaparken(ki aslında sadece bilgi alma amaçlydı), sanırım birini fena halde gücendirdim, o da ya nazar etti, ya da zaten en ulu olandı, bu yaşta SU ÇİÇEĞİ oldum. Aslında tabi önce oğlum oldu. Aşılılıdır, kolay atlatır derken, aşısını atladığımız öğrendik. Zavallı yavrum 15 gün süründü. O sırada annem bize yardıma geldi tabi, malum ben çalışan anne, bu arada benim küçükken geçirdiğim suçiçeği hikayesi her gece anlatıldı. 15 gün sonunda annem döndü, çocuk tam okula başlayacak bende bir ateş. Üşüttüm falan derken, o malum sivilceler başta yüzümde olmak üzere tüm vücudumda çıkmaya başladı. Doktora koşarcasına gittik, sorarcasına da baktık yüzüne; hani suçiçeği bir kez geçirildi mi tekrarlamazdı? Doktor kan tahlillerinden benim hiç suçiçeği geçirmediğimi iddia etti, annem yemin billah etti geçirdim diye. Babam ve akrabalar da anneme katıldı, bizim kafalar karıştı. Ya tıp yalan söylüyordu, ya da bizim aile. Ama sonuç hep aynıydı, 40.yaş günümde suçiçeği dökmüştüm işte.
Evet sevgili okur, bu yaşta hiç te kolay geçmiyor bu hastalık. Öncelikle çok kaşınıyor, kocaman iltihaplı sivilceler tüm yüzü ve vücudu kaplıyor, üstüne mecburi merhemler sürülüyor ki kaşıyıp iz etmeyelim. Ağızdan parmağım büyüklüğünde Aklovir hapı içiriliyor ki iç organlarımda çıkan yaralar hafiflesin. Öncelikle dış görünüşü boşverin, yemek borusunun içindeki yaralar tam bir hafta yemek yememi engelledi. Ciğerlerim yara dolu, 50 paket sigarayı arka arkaya içmiş gibi tık nefesim, yataktan mutfağa yürüyemiyorum. Ateşim 4 günde geçti, ağrılarım sekiz günün sonunda halen devam. Ve sıkı durun, en kötüsü YIKANAMIYORUM. Yasak işte, iz kalmasın diye. Şu an dokuzuncu gün bitiyor, bir bu kadar daha dayanmam gerek. Tabiki işe gidemiyorum. Ağrıdan mı, görünüşten mi, halen hastalığı yaydığımdan mı yoksa pislikten mi? Yanıt veriyorum hepsi. Bir günüm hastanede yatarak geçti, perişandım çünkü, hastalığın5. günü zirve yaptı, ölüyorum sandım. Yarın bir kontrolüm daha var, kan değerlerime bakılacak. Çünkü değerlerim kemoterapi gören hastaların seviyelerine düşmüştü en son. Buna göre doktorum durum değerlendirmesi yapacak.

Kıssadan hisse, tıbba da ananıza da çok güvenmeyin. Bu tür hastalıkların aşıları var, yaptırın birer tane, ne var, yan etkisi yok ki. Benim gibi sürünmezsiniz en azından. Şayet ben tıbba ve de anama güvenmeyeydim aşımı da olur, bu durumlara düşmezdim. Tıp derki, bu hastalığı geçiren bir daha geçirmez ve anam dedi ki, sen geçirdin evlat. Güvendim işte-hata ettim.
Hastalığımın bitmesine daha en az bir hafta var. Aşı olmasanız bile bir kan tahliliyle antikorlarınıza baktırın, hangi hastalıkları geçirdiğinizi öğrenin. Çocuğunuzla geçirmek istemiyorsanız tabi...
Sağlıklı, keyifli haftalar diliyorum. Bu aralar aldatma ve boşanma üzerine yazmayı düşünüyordum ama halim olursa. Arada kontrol edin, her an yeni yazı yazabilirim...

2 Mart 2010 Salı

Estetik Mucizesi

Sevgili okur, sırf sizi bilgilendirmek, detaylı ve doğru şeyler aktarabilmek amacıyla cumartesi günü bir estetik cerrahının muayenehanesindeydim. Yaşlanmış, sarkmış, kırışmış ciltler için icat edilmiş yüzlerce ürün hakkında bilgi aldım, hatta bir tanesinin uygulanışına bizzat şahit oldum. Deri altına iğneyle şırınga edilen nem bombalarının nasıl yapıldığını gördüm. Allah seni inandırsın sevgili okur, görmez olaydım. Delik deşik yanaklar, kanlı pamuklar, kurbanın acı dolu yüzü, görülmeye değer miydi, şüpheliyim. Mor ve pötürdek yanaklı kurban, o gün oldukça kötüydü. Ama dün itibariyle 10 yaş gençleşmiş, çökük yanakları dolmuş, buldoga benzeyen gülme çizgileri kaybolmuştu.Üstelik hiç bir yapaylık yoktu. Şimdi aldı mı beni bir düşünce. Sonuç mükemmel. Üstelik doktorla konuştuğumdan beri kendimi daha bir çirkini daha bir yaşlı hissediyorum. Her bir kırışıklık büyük kanyon gibi görünüyor gözüme. Ama acayip zor bir işlem. En az 60 iğne yiyorsun suratına.
Değer mi be sevgili okur, o acıya değer mi? Yani 10 genç göstermek(ama yine de genç olmuyorsun dikkatini çekerim, sadece öyleymiş gibi kandırıyorsun etrafı), hemde sadece 2-3 ay için, yapılır mı? Gerçi dükkan kaynıyordu, karar verilmiş, değer demiş çoğunluk. Ama ben halen diyemedim. Belki bir beş yıl sonra:))