Hürriyet

>

1 Ekim 2012 Pazartesi

Otoriteye İlk Hayır Hayvanlar İçin Olsun!

Aslında pazar günlerimiz evde pineklemekle geçer bizim. Geç kahvaltı, bir bardak keyif çayı, televizyonda izlenen kaydedilmiş bir Antik Uzaylılar serisi ve klasik playstation oyunları. Hatta yemek bile yapmam, pizza ya da KFC ısmarlarız acıkınca. Benim de bir tatil günüm olmalı değil mi? Ama bu pazar günü biz bambaşka bir şey yaptık.Taksim'de yapılan büyük Hayvan Yasasına Hayır yürüyüşüne katıldık. Bu teknik ya da protesto yazısı değil, ne olursa olsun bir yürüyüşe katılma fikir yazısı. O yüzden anlatacaklarım biraz farklı olacak. Öncelikle itiraf ediyorum, benim katıldığım ikinci ya da üçüncü yürüyüştür bu. Sebebine gelince, 80 sonrasında ana-babamızdan aldığımız en sıkı tembih 'aman yavrum üç kişi bir araya gelip yürümeyin'di. O dönemi yaşayanlar bilirler, ardında oldukça kırık bir gençlik ve ilerde apolitik olacak ürkek, korkak çocuklar bıraktı. 80lerin ortalarında üniversiteye geldiğimde (ki ODTÜ gibi gayet protest bir okuldaydım), toplu yürüyüş gördüğümde kaçar oldum. Bir keresinde ders gördüğüm bölümü gösteri sebebiyle kapadılar, dışarı çıkışı yasakladılar. Pankartlar açıldığında ben, kocaman açılmış gözlerimle kaçacak delik arıyordum, çünkü jandarmanın video çekimi başlamıştı ve ben KAÇAMIYORDUM. Üstelik konudan bile habersizdim. Aklımda tek bir laf 'aman kızım, mimlenme, sen okuluna derslerine bak, sana ne, karışma sen'. Anne, vallahi karışmak istemiyordum ama bak düştüğüm duruma! O gün iki saatten fazla rehin kaldık ben ve 30 öğrenci daha. Başımızdaki hocanın yoğun pazarlıkları sonucu bu sürenin sonunda arka kapıdan bırakıldık. Sonuç: hayatımda yaşadığım ender heyecanlı, unutamadığım anlardandır. Düşünsenize bir de bunu yapanlar arasında olsaydım? Dünyayı değiştirebileceğini zannetmek ne büyük bir hayal gücü, ne güzel bir rüya ve ne hoş bir çaba. Bunu yapanları gerçekten takdir ediyorum. Ne söylenene ne de otoriteye kulak asmıyorlar, doğru bildikleri yoldan gidiyorlar. Helal olsun!Ben ve benim dönemimden bir çok genç kayıp bir kuşağın temsilcileri. Bizden 10 yaş büyükler herşeyi değiştirebileceklerini ama fena bir bedel ödeyebileceklerini biliyorlar, eyleme geçebiliyorlar. Bizden 10 yaş küçüklerin dünyadan haberi yok, Özal gençliği olarak başka bir formatta yaşıyorlar hayatı. Bizler ise biliyoruz ama tutuğuz işte, çünkü içerde annemiz hala 'aman kızım' diyor durmadan.
Bu korkunç gidişata bir dur demek amacıyla oğlumu eğitmeye karar verdim. Ve bu pazar günü beraberce yürüyüşe katıldık. Bunu çok sevdiğimiz kedilerimiz için yaptığımızı anlattım. Zaten uzun zamandır sirklere, yunus parklarına karşı duruşumuzu belirlemiştik, hayvan dükkanlarına kendimizce ambargo koymuştuk. Bu da son dokunuş olarak eylemlerimizin arasında yer almalıydı. Oğlum kedileri hep sevmiştir, benden dolayı tabi. Sokakta bulup evlat edindiği ilk yavru kedinin üstünden dört yıl geçti. Bu arada evlatlık kedi sayısı da ikiye çıktı. Bıdıbıdı adını koyduğu ilk yavrumuz Cenk'e öyle bağlıdır ki, akşam servisin geliş vaktinden yarım saat önce kapının önünde Cenk'i beklemeye başlar. Cenk geldiğinde beraberce bir saat geçirirler bahçede. Sonra da oğlum eve gayet mutlu gelir. Ben Bıdıbıdıyı tüm gün görmem, nerelerde geziyorsa artık. Sadece Cenk'le geçirdiği o bir saat için gelir kapının önüne. Neyse, hani nankör derler ya kediye, halt etmişler.
Çok sevdiğimiz şeyler için bazen otoriteye karşı gelmemiz gerekiyor. Biz ailemize dahi hayır diyememiş bir kültürden geliyoruz, dolayısıyla otoriteye itiraz konusu biraz zorluyor bizi. Ama ben oğlumu itekliyorum. Kör-topal o da ben de öğreniyoruz. Anneye karşı gelinmez derken sesim titriyor artık. Bal gibi gelineceğini hatta doğru bildiği şeyler uğruna gelmesi gerektiğini biliyorum ama ah şu geçmişim, peşimi bırakmıyor ki!
Pazar günü beraberce yürüdük Taksimde. Cenk Bıdıbıdı ve Sosis için yürüdü, ben oğlum için. Harika bir gün geçirdik, çünkü beraberce bir kuralı çiğnedik, annelerimize karşı geldik. Eve dönerken yolda oğlum sordu; 'anne bu kadar kişiye karşı Başbakan Tayyip bu kanunu çıkarmaz değil mi? ' Tabiki oğlum demeyi ne çok isterdim. Bu yürüyüşlerin çoğunun sonuçsuz kaldığını nasıl söylerim? O zaman tekrar yürümez ki! Dedim ki ona: ' Sonuç ne olursa olsun, eve gittiğimizde elimizden geleni yaptığımızı düşünerek kedilerimize sarılacağız, onları korumak için uğraştığımızı bileceğiz. İşte biz bunun için bugün yürüdük.' Ne kadar anladı bilemem, sonuçta daha dokuz yaşında. Ama ben harika bir başlangıç yaptığımızı biliyorum.

14 Eylül 2012 Cuma

Vespa İle İlk Moto-Aşk

Beni eskiden beri tanıyan arkadaşlarım çok iyi bilirler, hep bir hayalim vardı, küçük bir Vespa alıp işime onunla gidip gelmek. Bunu dile getirdiğimde yıl 1999-2000 lerdi. Evimle işim de yakındı birbirine. Ama ne Vespa alıp binebildim, ne de bu zevkime vakit ayırabildim. Ta ki iki hafta önce Bumerang ekibinden telefon gelene kadar. Beni Vespa Academy'nin eğitimine davet ediyorlardı. Oniki yıllık bir gecikmeyle hayallerim gerçek mi oluyordu ne? Hiç düşünmeden kabul ettim. Niye düşüneyim ki, bu hayatta her şey denemeye değer! Hele ki içinde Vespa varsa.....

Ulus yokuşundaki Vespa Academy'e sözleştiğimiz saatte gittim. İlk gördüğüm manzara;

Nasıl, muhteşem değil mi? İnsan bu sevimli şeylere binip gitmek istiyor. Ama yook, öyle kolay değil. Herşeyin başı eğitim. Eğitmenlerimiz geliyor ve ilk bilgileri veriyorlar. Vitesli vitessiz motorlar, gaz, fren, kontak, trafik kuralları gibi temel bilgiler bunlar. Sonra ilk soru geliyor; aranızda bisiklete binmeyi bilmeyen var mı? Tek bir el havada, bilin bakalım kimin eli bu? BEEENNN!! Evet hayalci biriyim, bisiklete binmeden motor hayali kuran bir düşleyiciyim hem de:)) Yürüyemiyorum ama koşabilirim, öyle mi? Neyse, eğitimcimiz 'sizi ayıralım önce' diyerek beni gruptan hafifçe uzaklaştırdı. Ama ben azimliyim. Önce kontak, sol el dört parmak fren, sağ el iki parmak fren, kızaktan indin mi sol elle fren sık, marş bas! Ayaklar yerde. Sorusu olan var mı diye sordu eğitimcimiz, elimi kaldırdım, ya ayaklar yere basmıyorsa hocam? Bana şöyle bir bakan eğitimcimiz beni ikinci kere yana ayırdı, çünkü bilin bakalım kimin ayakları yere değmiyor? BEEENNN! Ama halen moralim bozulmuş değil, ne var azıcık kısaysam? Koskoca Vespa ufak biri için motor üretemiyor mu? İkinci kez yana ayrılmış biri olarak fazlasıyla neşeli bir şekilde güvenlik aksesuarlarımı taktım.
Kaskım da var ama onu en sona sakladım, çok ağır zira. Bu arada dizlikler muhteşem, dizinizi kıvırınca onlar da kıvrılıyor. Robocop misali. Nasıl, çok şık değil mi? Unutmadan konuyla ilgili motivasyon t-shirtümü es geçmeyelim:))
Bumerang'ın bu etkinlik için seçtiği sekiz blogger'ın beşi ilk resimde görülen davetkar Vespa'lara binmeye davet edildiler. Kalan üçten biri zaten ilk tur eğitimi, motor kullandığı için bildiğinden sahaya çıkmadı, diğeri kendini çok iyi bildiğinden 'ben anca arkaya binerim, kullanamam' dedi ve kenara çekildi. Üçüncü kimdi bilin bakalım? İki kez yana ayrılan ben! Olsun, eğitimcimiz yanıma gelip beni ayrıca eğiteceğini söylediğinde rahatlayıp blogger arkadaşlarıma odaklandım.
İşte kenara kibarca ayrıldığım an:))                                       Cesur bloggerlar

 Kaan Göktaş, Yılmaz Asan, Ahmet Doğdu, Ceren Günay, Özgehan Omac, Koray Öksüztepe, Gulden Kaygısız, ve Hilal Meriç…


Hepsi önce Vespa'lara bindiler, kontak, fren, kızak, marş ve sırayla önümden geçmeye başladılar. Bir tane fire olmaz mı? Yok kardeşim, hepsi de takır takır bindi, gitti, daha da önemlisi dönüş yapıp geri gelebildi. Ya bloggerlarımız yetenekliydi, ya da eğitimcimiz canavar gibiydi. Bu sorunun yanıtı ise benim motor üstündeki başarımla yanıtlanacaktı. Şayet iş hocadaysa beni de uçurmalı değil mi?


Sıra bana geldiğinde içinde panik sözcüğü geçen beş farklı cümle söylenmişti zaten. Eğitimcimiz her ne kadar olumlu cümleler kurduysa da beyin işte bu, sadece panik kısmı kaldı aklımda. Artık ben panik biriydim. Yine de bindim tabi Vespa'ma, üstelik benim için getirilen daha kısa olan Vespa'ma. Ayaklarım yere değdi, ohh dedim, en azından durabileceğim. Neyse, siz de panik olmayın, önce sadece arkaya bindim, denge olayını kapmak için. Ne yalan söyleyim, arkada olmak tam bana göreymiş. Motorla yağ gibi gittik, canavar gibi virajı döndük, dünyanın en kolay işiymiş havasına girdik! İki turdan sonra sıra geldi mi bu işi tek başına yapmaya, hadi bakalım. Sizi fazla merakta bırakmayayım, tek başıma 30 metre falan gidebilmişimdir heralde, hatırlamıyorum ama. Tek düşündüğüm sağ elimin altındaki gazın öne doğru mu yoksa arkaya doğru mu büküldüğünde arttığıydı. Yani sevgili okuyucu, ben panikten motorun a-be-ce'sini bile silmişim aklımdan. Siz siz olun, unutmayın. Hatta şimdi bile zorlamama rağmen kendimi hatırlayamadım. Ama neyi hatırlıyorum
biliyor musunuz, motorla gitmenin keyfini. Yani başkası anlatsa inanmazdım yemin ederim. Ama rüzgarı yüzünde hissetmenin başkalığını nasıl anlatabilirim ki? Belki kayakla benzetebilirim. Ama bu çok daha konforlu ve eforsuz. Ne diyebilirim ki, tüm kullananların yüzündeki o gülümseme hala gözümün önünde.
 Bendeki bu bisiklet eksiği olmasaydı şimdi ben de o gülümsemeye sahip olacaktım, ah baba, sen yaktın beni, düşerim diye hiç izin vermedin bisiklete, bak hayatımın deneyimi ellerimden kaçıp gitti. Gitti mi gerçekten?
                                                                                   Resimdeki ne yazıkki ben değilim.....

 Hayır, benim oğlanın bisikletine el atıyorum şimdi, iki hafta çalışayım bakın ben nasıl binerim bu Vespa'ya. Biraz takipçisiysen blogumun, asla pes etmediğimi de bilirsin. Gelecek ay oğlumla beraber ders alacağız. Ama önce şu bisiklet işini halledeyim. Oh, okullar da açıldı, bisiklet bana kaldı, yaşasın iki tekerleğin zaferi, yaşasın Vespa'nın bana yaşattığı Moto-Aşk. Takipte kal sevgili okuyucu, çok yakında rüzgarın kızı bildirmeye başlayabilir motorun üstünden, Catwalk bu, belli olmaz:))

     Teşekkürler Bumerang, keyifli bir ekiple böyle eğlenceli bir deneyim yaşattığın için.......

23 Ağustos 2012 Perşembe

Holywoodun İki Yüzlü Filmleri Ve Yunuslar

Korkunç bir üretim makinesi, hiç durmadan fikir üretiyor, aklımıza gizliden gizliye sokuyor. Farkında olmadan yıkıyor beynimizi, üstelik en masum nesneleri kullanarak; hayvanlar ve çocuklar. Başrolde bu masum yaratıklar olunca da en çok çocuklarımızın beyni yıkanıyor. Çünkü senaryo veya farketmez, öykü yazımında ilk şart kahramanın izleyici ya da okuyucu ile empati kurabilmesi kuralıdır. Kahraman çocuk ya da hayvan olursa empati kurulan kitle de doğal olarak çocuklar oluyor. Bu, bir sürü harika fikir ekimi yapabilir çocuklarda, itirazım yok. Ama ne kadar başarılılar ya da amaçları gerçekten bu mu? Sadece bunu anlamak için Cartoon Networke bir göz atmanız yeter. Bu kadar şiddet, rekabet ve kötü niyeti bizim ahlaksız bulduğunuz dizilerimizde bile bulamazsınız.
Vaktinizi ayırın, akşam 18:00-20:00 (prime-time) seyredin bakalım. Konuşma olarak tek duyulan ses -Yeaaah. Gelelim konulara. Ebeveyninin izin vermediği bir işi yapan (muhtemelen de son derece tehlikeli ve şiddet içerikli) çocuğun dünyayı kurtarması, anne-babanın bu sonucu görünce çocuğundan özür dileyerek onure etmesi. Ekilen Fikir: Ey çocuk, velin herşeyi bildiğini sanır ama bilemez, sen daha doğrusunu bilirsin. Burnunun dikine git, ebeveynlerine karşı gelip tehlikeli işlere burnunu sok, dünyayı kurtarınca nasılsa senden özür dileyip hatalarını görecekler. Sizce 10 yaşındaki bir çocuk bu veriyle yüklenirse ne kadar sağlıklı kararlar verebilir? Yorum yapmıyor burada bırakıyorum. Ama oğluma bu kanalı seyretmeyi yasakladığımı (çünkü bence şiddeti bilerek ekiyor çocukların ruhuna, ilerisinin beyinsiz asker yetiştirme kanalı bu) belirtmek istiyorum.

Peki gelelim iki yüzlü filmlere. Şu ünlü balina kurtarma serileri Özgür Willy filmleri. Tamamı eğitimli ve tutsak edilmiş Orcalarla, havuzda çekilen, konusu da özgürlüğe kavuşturulmaya çalışılan zavallı balina olan filmler. Kölelerle çekilen kölelik karşıtı film:)) Bence daha çok köle balina ve yunus yaratıyor bu filmler. Çünkü bunu seyreden çocuk bu hayvanlara bayılıyor, görmek istiyor ve doğruca yunus parklarına gidiyor. Oradaki köle hayvanların gösterilerini mutlulukla seyrediyor, sanıyor ki yunus keyfinden gülüyor. Hayır, doğası gereği, aynı joker gibi, palyaço gibi, o yüz ağlayamaz ki? Bu bir pazar, güya protesto filmi, ama hayır, bir propaganda filmi. Aynı bizim zamanımızın Flipper'ı gibi. Bayılmıştık o yunusa, ama o zamanlarda bizim memleket daha medeniydi (fakirdi), yunus parkları yoktu:))  Olsaydı emin olun hepimiz gitmiştik. Bu hayvanların ne kadar duygusal olduklarını, eğitimcilerine ne kadar bağlandıklarını kendi gözlerimle görmeseydim bu işten bu kadar nefret etmezdim inanın bana. O kadar akıllı ve duygusallar ki, sırf sevgi adına herşeyi yapıyorlar. Klorlu su derilerini mahvediyor, beton havuz sonar sistemlerini yok ediyor, o yüzden de rehabilite edilmeden denizlere bırakılamıyorlar. Hele yakalanmaları? Yüzlerce yunus için binlercesi yaralanıyor ya da öldürülüyor (The Cove filmini, şayet yüreğiniz dayanabilirse seyredin).Bunun neresi eğlence? Dişi yunuslar ölü doğum yapıyorlar havuzlarda, sebebi de doğum için gereken yüzme mesafesinin bulunmaması. Bir memelinin yavrusu öldüğünde acı çektiğini bilmeyen var mı? Yunuslar, foklar, balinalar balık değildir, memelidir. Suda yaşıyor olmaları onları balık yapmaz. Son olarak, Flipper'ın eğitmeni Ric O Bary, şu anda sahada çalışan bir aktivist, yunusların özgür olmasını sağlamak için çırpınıyor. Çünkü çok sevdiği yunusu, bizim Flipper'ımız, kendi ellerinde nefesini tutarak intihar etmiş. Ölümü bilecek kadar farkındalık sahibi, ölümü seçecek kadar da mutsuz bir hayvanın son anlarına tanık olmak 180 derece değiştirmiş Ric O Bary'i. Tüm dünyaya yunus parklarını getiren adam, şu anda onları kapayabilmek için çırpınıyor.

Lütfen seyirci kalmayalım, en azından seyirci OLMAYALIM. Müşteri olmazsa yunus parkı da olmaz. Konuyla ilgili araştırın, okuyun ve kendi kararınızı verin. Holywood'un iki yüzlü filmlerine siz siz olun inanmayın!

13 Ağustos 2012 Pazartesi

Olimpiyat şampiyonu bedenler, istismara uğramış çocuklar!

Sabah Gazetesi yazarı Yüksel Aytuğ, bir makalesiyle tüm kadınları ayağa kaldırdı. Dediği de şuydu, olimpiyatlarda yarışan kadınlar neymiş öyle? Hiç kadına benzemeyen devşirme tipler, kadın demeye bin şahit isteyen memesiz, dar kalçalı yüzücüler, bıyıklı gülleciler.  Tabi böyle demiyor direk olarak ama demeye getiriyor. Açıkçası olimpiyatlarda yarışan kadınlar doğal olarak sokaktan geçenlere benzemeyecekleri gibi, yarışan erkekler de sıradan bir erkeğe benzemeyecek. Bence burada cinsiyet ayrımcılığına gerek yok, şampiyonluğa aday her sporcu bir insandan ziyade bir tür makina gibi işlem görüyor. Kadınların daha fazla etkilenmesinin tek nedeni feminen görünüşten çok fazla ödün vermek zorunda kalmaları. Yani erkek bakış açısına göre. Ama daha fazlası da var tabi. Kadındaki yağ oranı azaldıkça doğurganlığın emaresi olan regl kanamalarının durması, kısırlık, doğum esnasında fazka kaslardaki kasılma sebebiyle ciddi zora giren bebekler. Görüldüğü üzere kadınlar kendilerinden çok daha fazla şey vererek giriyorlar bu işe. O zaman bunu eleştirmek yerine tercihlerinden dolayı tebrik edilmeliler. Erkeklere gelince, açıkçası sporculara baktım da, hiç te erkek gibi görünmediler gözüme. Yani onlar erkekse sokakta dolaşan bu bıyıklılar kim? Çoğunluğu normal kabul edersek, erkek sporcuların da erkeklerin arasında anormal ve erkeklikten uzak olduğunu söylememiz gerekir ki, bu da erkek çoğunluğuna ciddi bir küfür olur. Ama gerçekler bunlar. Olimpiyatlarda kadın ya da erkek yok, sadece kazanmaya odaklanmış, çalışmış, insan bedeninin sınırlarını zorlayan vücutlar var diyelim. Onlara bakış acımız daha çok glatyatörvari olmalı. Onların yaşamları yok, aileleri yok, sadece savaşları var. Ve onun için tüm yaşamlarını feda ediyorlar. Saygı duyup sessizce uzaklaşmalıyız bu konudan. Ancak;
Susamayacağım konu jimnastik dalında yetiştirilen şampiyon adaylarının durumu. Bence kesinlikle çocuk istismarına giriyor bu durum. 3-4 yaşında, sadece vücut yapılarına göre seçilen çocukların esneklik kazanmaları adına bedenlerine yapılanlar başka nasıl izah edilebilir ki? Özellikle Çin ve Rusya'da küçücük çocukların, tamamiyle rızalarından uzak (allahaşkına, 4 yaşındaki çocuğun ne rızası olabilir ki? Tek ihtiyacı olan sevgi, ilgi ve oyun), insanlık dışı çalışma süreleri ve tarzları var. Küçücük bedenler, saatlerce esnetiliyor, ağlama ve acılara aldırılmaksın çalıştırılıyorlar. İşte o yüzden bu küçük ve çekik insanlar tüm madalyaları topluyor, dünyanın en esnek akrobatlarını yetiştiriyor. İtirazım, bu kadar küçük yaştaki çocukların bu durumua maruz kalması. Aynı çocuk fabrikada çalıştırılsa suç oluyor da iş şampiyon yetiştirmeye gelince hak oluyor. Çocuk aynı çocuk, ve sadece çocuk! Doğası gereği jimnastik küçük yaştan eğitim istiyor. Ama dünyada spor konusunda çıta o kadar yükseldi ki, daha iyi olsunlar diye yaşlar giderek ufaldı. Tüm dünyada yaş sınırı getirilse ve bu iş sınırları zorlamaktan ziyade yetenek ve estetik üzerine odaklansa bence bu istismar da ortadan kalkar. Son bir şey daha, o küçücük çocuklara süt ve et verilmediğini, özel diyet adı altında fazla büyümemeleri için proteinden uzak tutulduklarını unutmayın. Çünkü boy uzadıkça jimnastikçi zorlanır. Burada çocuklar Bonzai gibi budanıyor. İşte buna karşıyım ve bu bir istismardır diyorum. Lütfen kadınların memesi yok diyeceğinize çocuk sporcuların istismarına yönelin. 2 sn. daha iyi derece için tüm çocukluklarını ve gençliklerini heba etmeyin. Eğlenmek için mi yapılıyor olimpiyatlar yoksa savaşın başka bir arenası mı? Bu gencecik bedenler de farkında olmaksızın cenk eden beden ustaları mı? Şayet niyet belli olursa bu istismarlar da kolayca bertaraf edilir, kadınlar kadın gibi, erkekler erkek gibi çıkarlar meydana, bir tür makina gibi değil.


Son olarak resimlere dikatli bakın. Çinlilerin jimnastikçi yetiştirme yöntemleri. Çocukların yüzleri ve göz yaşları her şeyi anlatıyor. Bize ise burada SUSMAMAK, tam tersine DURUN diye bağırmak düşüyor.

10 Ağustos 2012 Cuma

Siz Hiç LSV Dükkan Çikolatası Tattınız mı?

LSV Dükkan yani Lösev Dükkan’ında lösemili çocuklarımızın anneleri kendi elleriyle hazırladıkları organik kurabiyeler ve birbirinden renkli el emeği, göz nuru el işlerini sizlere sunuyor. LSV Dükkan bundan tam 12 sene önce LÖSEV Ankara’da, küçücük bir atölyede 5 anne ile başlayan bir çalışmayken bugün yüzlerce annenin ekmek parasını kazandığı meslek atölyeleri haline geldi.                                     

Beslenme ile kanser arasındaki yakın ilişkiye dikkat çekmek için kurulan bu minicik atölye, seneler içerisinde azim, sevgi ve inançla büyüdü. Giderek büyüyen ve insanın içini ısıtan bu başarı öyküsü, LSV Dükkan markasını yaratmaya kadar uzandı. Lösemili çocuklarımızın annelerinin umutlarını, hayallerini işlediği, sevgiyle yoğurduğu her bir LSV Dükkan ürünü sevgili çocuklarımızı hayata bağlayacak.

Tüm renkleri ve lezzetleri ile Türkiye’nin her yerinden LSV Dükkan’a www.lsvdukkan.com üzerinden ulaşabilir ve sipariş verebilirsiniz.

Lösev’i Twitter’da @losev1998 hesabından takip edebilir, #LosevHayatVerir hashtag’i ile  paylaşımlarınızla destekleyebilirsiniz.

Bir bumads sosyal sorumluluk içeriğidir.



25 Temmuz 2012 Çarşamba

Stephen King 22/11/63

Tam tamına 815 sayfa süren maraton az önce bitti. Bir yaz kitabından biraz daha fazlası, çünkü okumaktan insan kendini alıp denize giremiyor. Hatta plajda okuyayım diye aldığım bu kitabi bitirmek için denize gitmediğimi söylesem yalan olmaz. Az önce bitti, ve soyadını sanki kurgucuların lideri olacağı belli imiş gibi kendisine verilen (tarih tekrarlamayı sever, benzerlikleri sever, ekoyu sever) bu büyük yazarın son eseri de aklımın bir köşesinde yerini buldu. Ne diyebilirim ki? İlk 800 sayfasında fırtınada bindiğim tekneden inemedim, her satırını yutarcasına ve merakla, bir o kadar da heyecanla okudum. Güzel bir hikaye ( ama eşsiz değil tabiki), ama muhteşem bir kurgu. Zaman tünelinde dolanan bir yolcu, ne yapmasını bilen ama asla emin olamayan, kuşkuların insanı nasıl kemirdiğini yaşayarak öğrenen, hayati tercihleri yapmak zorunda kalan, yaptıkça da hayatını çıkmazlara sokan bir adamın öyküsü. Evet, suikasti önlemeye çalışan biri, bir zaman yolcusu, ama ne pahasına. Öyküyü heyecanlı kılan da bu tercihler değil mi zaten. Okuyucu kahramanla bütünleşir, tüm acıları çeker, seçimler esnasında onun mantığıyla düşünmeye çalışır, bazen kahramana kızar, bazen de kahramanı bu durumlara düşüren yazara. Ben yazara sadece sonunda kızdım. Çünkü benim tanıdığım Stephen King, ne yapar eder, OTEL'deki gibi, ya delirdiği için aşk tanımayan bir psikopat ya da HAYVAN MEZARLIĞI'ndaki gibi, aşkından delirmiş, mantığını kaybetmiş, sevdiği kadını ölümden döndürmeye kendini adamış çılgın bir erkek yaratırdı. Bu çılgın zaman yolcusu, takıntılı bir şekilde tüm ömrünü düzeltmelere harcayan, defalarca aynı şeyleri yaşamaktan harap olan, hatta sevdiğini bekleyen ölümü bildiğinden defalarca onu kurtarıp dengesini kaybeden biri haline gelmeli, korkunç bir kısır döngüsünde kendini tüketmeliydi. Bunun yerine olgun SK romantik bir sonla bitirmeyi tercih etmiş. Gerçi itirafına göre yazar oğlunun fikriymiş bu son. Bana kalırsa kendisi yapsaydı asla bu finali tercih etmez, kendine yakışani yapıp, kahramanı iyi niyetli bir dava adamından tüylerimizi ürperten bir canavara dönüştürürdü. Hatta engellemeye gittiği suikastin gerçek faili bile olabilirdi. 

Amerikan tarihini çok bilmem, detaylar hele hiç ilgimi çekmez. Yazarın en sonunda eklediği nota göre ciddi bir araştırma ve gerçeklere dayanan bir öykü, muhtemelen bir Amerikalı'nın tabi ya diyerek okuyacağı türden. Bana göre ise, hadi ya öyle miymiş dediğim bir tarz. Kurguya gelince, mükemmel. Ben eksik ya da hata yakalamadım. Sadece zaman geçişi deliklerinin önünde bekleyen denetleyeciler gereksizmiş gibi geldi. Olmasalar da olurdu. Çünkü oradan başka bir heyecanlı detay çıkmıyor. Beklentileri boşa çıkaran gereksiz bir vaad bana göre. Yıllar önce hepimizi yalnız okuyamaz durumuna sokan O kitabına yaptığı göndermeler ve kahramanların karşılaşması hoş bir supriz oluyor ve nostaljinin tatlı ama O kitabının bir o kadar soğuk esintisi üzerinizde dolaşıyor. Yeni nesil için eski bir kitap olan O'nun bu şekilde yeniden pazarlanması da ayrı bir zeka ürünü. Ne de olsa ben bile 'ya detaylar neydi' diye O kitabına dönmek istedim.

Son söz, SK müthiş bir kitap yazmış, sevenleri hoşlanacak ama fanları son konusuna benimle aynı fikirde olacaklar sanıyorum. Yine de okuyup kararı verecek olan sizsiniz. Ben nacizane fikrimi söyledim sadece!


İyi okumalar!

13 Temmuz 2012 Cuma

Bir Yazlıkçının İtirafları

Hepimizin bildiği gibi yazları deniz kıyısındaki evlerine giden insanlara denir Yazlıkçı. Uzaktan sesi hoş gelen bu davulun şimdi yakından nasıl tıngırdadığını bir yazlıkçının ağzından dinleyelim. Belki o zaman çok da gıpta edilecek gruplar olduklarını düşünmeyeceksiniz. İşte, bir yazlıkçının kaleminden;

 Birinci Gün: Yolculuk
Hep beraber arabadayız. Yol tam tamına 11 saat ve araba tıkabasa dolu. Ayağımın altında düdüklü tencere, evde kalırsa bozulur diye yanımıza aldığımız biber-dometes poşeti, arka koltukta çocuk ve kafesteki kedi, İkedan alınmış nevresim ve çarşaf poşetleri, bagaj ful. Evden çıktık, daha iki sokak gitmiştik ki oğlan başladı, 'Geldik mi? Ne kadar kaldı?' kedi ise 5 saniyede bir miyavlamakta. Takometre gibi maşallah, 100 km. ye kadar normal miyav, biraz hızlanalım böğürmeye başlıyor. Her viraj, sollama, ani frende kedinin çıkardığı seslere şaşıyoruz. Eşim kedimizin havlamaya başladığını söylediğinde ne yazık ki hakverdim, kedice söylenecek her laf bitmişti sanırım, Van köpekçeye geçmişti. Zaman gerçekten göreceliymiş. İlk 6 saat bu kadar mı uzun olur. Neyseki kedi bayıldı (16 yaşındaki Van'ın en uzun performansıydı ne de olsa), oğlan PSPye kapıldı, ben sızdım. Kedinin arabaya işemesi dışında fazla da bir olay olmadı zaten ikinci 5 saatte. Gece eve varıp tam tamına 10 aydır kapalı olduğu için leş ötesi olan viraneye kediyi ve tüm eşyaları bıraktık, annemlerin yazlığına geçtik. Bu evde uyunamaz ki! Şükür yolculuk şimdilik bitti.

İkinci Gün: Ev Açma
Sabah evi temizlemeye geldik. Tüm mutfak indi, tüm dolaplar ciflendi, tabaklar tek tek yıkandı, her yer silinip süpürüldü, buzdolabı temizlendi, yosunlanan su pompası atıldı, valizler açılıp yerleştirildi, perdeler yıkandı,yataklar yapıldı,termosifon çalıştırıldı, baçe mobilyaları baçeye taşındı, geçen yıl kapanışta yıkanıp ütülenip kaldırılmış minderler yerleştirildi. Hani o beyaz minderli koltuklar ne güzel görünür değil mi resimlerde? Ama onları baçede beyaz tutmak ne kadar zordur biliyor musunuz? Hele ki evde kedi, çocuk ve arkadaşları varsa. Neyse, akşam 17 civarlarında temizlik bitti ama ben de bitim. Açız. Yorgunuz. Annemlere gidiyoruz yine yemeğe. Evde ne pişirecek bir şey ne de bende o güç var. Oğlan da ne zaman denize gideceğiz derdinde. Mayoyu giymiş dolanıyor. Bende mayo giyecek hal yok. Gün bitti diye seviniyorum o kadar.

Üçüncü Gün: Alış-veriş
Kahvaltı edecek ekmek yok evde. Bugün Migros günü. Deterjandan yağa, yoğurttan makarnaya ihtiyaç listesi yapılıyor. Tabiki yine ben gidiyorum. Doldur doldur bitmiyor. En zoru da eve taşımak. Tam tamına 72 basamak merdivenle eve ulaşılıyor. Çünkü bizim yazlığın yolu yok, daha yapılmadı. Zaten suyu da yok, kuyu bitince tankerle geliyor. Lağımı da vidanjörle çekiliyor. Ama olsun yazlığımız var ya:))

Dördüncü Gün: Pazar

Sanıyorsunuz ki keyfe başladık. Olur mu, bugün de pazara gidip sebze-meyve alacağız. Sabah 8 gibi evden çıkmak lazım yoksa sıcağa kalır perişan oluruz. Bir saatlik pazar alış-verişinden sonra eve dönüp yerleştirme ve yemek yapımına girişiyorum. Oğlan üç gündür mayoyla zıplamakta ne zaman yüzücez? Ulan ben de istiyorum ayağımı suya sokmak ama o zaman bunları kim yapacak? Öğleden sonra oğlanı alıp denize götürüyorum. Varya şezlonga yattığımda tabanlarım ağrıyor. Sanki falakadan kalktım geldim. Kolumu kıpırdatamıyorum. Oğlan denizden çıkarmış kafayı bağırıyor, 'anne gelsene su çok güzel, hem sırtına biniyim azıcık':)) Sırt senin yavrum, hiç inmedin ki zaten oradan:))

Beşinci Gün: Sefa

Yazlıkçı resimleri vardır, deniz manzarası eşliğinde bahçede kalkan kadehler ve keyifli yüzler. O kadınların gözlerinin ta içlerine bakın. O yorgunluğu siz de farkedeceksiniz. O resimlerin altında ciddi bir performans yatar ve siz buna hazır değilseniz asla yazlık almayın. Hele ki iki ayın altında tatiliiz varsa asla. Otelin gözünü yiyim ben be! Neyse, şimdi size geri kalan günlerin bir özetini geçeyim çok uzatmadan. Artık hayat rutindir. Sabahları kalkar bahçeye kahvaltı hazırlanır. Sonra toplanıp bulaşık yıkanır. 72 basamak tırmanılarak ( deniz çantası, deniz yatağı, pompa, su tabancası, makarna, palet, şnorkel, balık kepçesi koltuğumun altında, oğlan sadece bir kovayı sallaya sallaya gidiyor önümden, hava da en az 40 derece) arabaya ulaşılır. 15 dk. yol yapılır, plaja gelinir, şezlong savaşıyla bir tane kapılır, oğlan denize girdiği andan çıkana kadar tek göz onda izlenir. Ani durumlarda suya atlanıp olası kavga önlenir, boğulan varsa kurtarılır. Akşam eve dönülür, yemek yapılır, sofra hazırlanır, yine bulaşık, gece 10 gibi pil bitmiştir artık! Ne yattığım yeri bilirim, ne de saati. O uykunun tadı hiç bir şeye benzemez. Bakın İstanbul'da böyle uyku uyumuyorum ben. Oksijenden heralde:)) Bu arada haftada bir gün pazar, iki gün de Migros var, evi de hergün bir silmek lazım, malum bahçe. Çarşafları her hafta yıkamak gerek, malum ter. İşte size yazlıkçının özlenilen o iki kocaman ayı. Oğlan yine tepemde, hadi deniz diyor. 72 basamak ve 15 dk.lık araba yolu var önümde. İmrenin hadi. Olmazsa bize de beklerim.