Hürriyet

>

13 Kasım 2010 Cumartesi

Estetik-Kadere Bir Tür Baş Kaldırış


Kimin evladı olarak doğduğumuz tamamen bir rastlantı. Nerede dünyaya geldiğimiz de. Peki nasıl göründüğümüz? Binlerce gen kombinasyonundan rastgele biraraya gelmeler ile dış görünüşümüz, kafamızın nasıl çalışacağı, yeteneklerimiz oluşuyor. Tamamen başka bir rastlantı, şans. Geleceğimizin nasıl olacağı aslında doğduğumuz anda rastlantıların devreye girmesiyle belirleniyor. Bize ne kalıyor geriye? Kaderimizle savaşmak. Tüm ömrümüz boyunca bize verilenlerle savaşıyoruz aslında. Önce ailemizle, sonra çevremizle en sonunda da sorunun aslında içimizde olduğunu keşfettiğimizde kendimizle...Şayet yetenek açısından şanslıysak, kafamızda şans eseri basıyorsa biraz, yine biraz da şansın yardımıyla çevre ve aileyi aşarak bambaşka bir gelecek yaratabiliriz kendimize. Marangozun oğlu cumhurbaşkanı olabiliyor mesela, ya da bir işçinin oğlu ünlü bir bilimadamı ya da doktor olabiliyor. Demek ki daha iyisi için savaşmak içimizde var, bizi hayatta tutan yaşam gayemiz halinde belki de. Gelelim dış görünüşümüze. Onu da biz seçmiyoruz, ama tüm ömrümüzce kabullenip sevmemiz bekleniyor. Peki hayatımız için mücadele etmek bu kadar takdir görürken, vücudumuz için yapılan bu değişim hareketi neden aşağılanır?
Estetik ameliyatlarından bahsediyorum şu an. Bana göre daha iyi bir yaşam için savaş yollarından biri de bu ameliyatlar. Çünkü onlarda da bir başkaldırış, daha iyiyi arayış var. Bunun, daha iyi okul, daha iyi iş, daha iyi ev için yaptığımız uğraşılardan ne farkı var? Ailemizi ve çevremizi yendikten sonra, geriye kalan tek savaş kendimizle olandır. Dış görünüşümüz, kim olduğumuzu, karakterimizi belirleyen çok ama çok önemli bir etkendir. Güzel bir insanın kendine güveniyle, çirkin bir insanın içine kapanıklığını tabiki sadece dış görünüşle açıklamaya kalkacak kadar sığ değilim. Ama etkin olduğunu da kabul edelim. Hem de çok, özellikle de ergenlikte.
Estetik cerrahisine (çok gerekmedikçe-kazalar gibi) açıkçası karşıydım. Bunu kendini kabul etmekten ziyade, kabul edilebilir hale getirme olarak görürdüm. Kolaya kaçmak gibi gelirdi. Ama sonradan çok farklı yönlerini gördüm. Bunun kaderle bir tür savaş olduğunu farkettim. Tek başına değil,ama bir amaç uğruna, hayatını değiştiren bir müdahale olarak kadere karşı zafer. Geriye dönmemek üzere vücutta yapılan her değişim cesaret ister. Hele ki cerrahi müdaheleler, acıya dayanıklılık ve sonuçları kabullenme ister. Dozajını kaçırmamak kaydıyla hayatla mücadelede her yolu mübah, bu yollara sapanları da cesur kabul ediyorum. Olduğu yerde başarıya ve istediği hayata çaba sarfetmeden, doğru yer-doğru zaman kuralıyla ulaşanlara da şanslı gözüyle bakıyorum. Tıpkı yaşamın dünya üzerinde varolması kadar raslantısal bir şans...O yüzden Marsta yaşanacak dünya yaratmak kadar çaba ve uğraş gösteren hayat mimarlarına şapka çıkarıyorum.

10 Kasım 2010 Çarşamba

Alış-Veriş Manzaraları-Yargılarımız


Dış görünüş...Asla bakmam deyip nedense tüm yargılarımızı oluşturduğumuz kabuktur aslında. İç güzellik keşfine, bu kabuğun yargılarından sonra ulaşmak için çabalarız. Red, kabukla başlar. O yüzden de önemlidir, hem de çok. Güzellik ve çirkinlikten bahsetmiyorum şu an. Sadece nasıl göründüğümüzle ilgiliyim. Örneğin, alış-verişe çıktık ve gece kıyafeti arıyoruz. Vitrininde iç çamaşırı olan bir dükkana girmeyiz. Çünkü içerde de olmadığını, zaten satmak istediği ürünü vitrinde sergilediğini düşünürüz. Çoğunlukla da haklı çıkarız. Aynı mantığı insanlar için de kullanırız aslında. Barda, gecenin bir yarısı, mini etekle çılgınlar gibi dans eden bir kız, hayatını paylaşacak uzun vadeli bir ilişki arayan kadın izlenimi vermediği gibi, ona bakan erkeğe de çerezlik eğlence hissi verebilir. Bu ikili vitrinin cazibesine kapılıp tanışınca çıkacak sonuç tamamen vitrinin eseridir. Şayet kadının aradığı sağlam ve uzun bir ilişkiyse hüsrana uğrayacağı, hatta karşısındakini de uğratacağı kesindir. Yanlış anlaşılmasın, mini etek giymenin hafiflik olduğunu düşünen bir zihniyet yazmıyor bu satırları. Sadece yargıları eleştiren, ama ne yazıkki gücüne de inanan bir yazar var bu satırlarda.
Dış görünüşümüz bizim vitrinimizdir. Dışarıdan gelenlere neler sunabileceğimizi gösterebildiğimiz yegane önyargı kapımızdır. O yüzden fikre uygun vitrin düzenlemesiyle ne karşımızdakini kandırmış oluruz, ne de kendimizi.
Bardan bulduğun kızla evlenecek değilsin ya sözcüğünü çoğu kez duymuşumdur. Bu lafın özü işte yukarıdaki satırlarda gizli. Aslında bara giden kızların gitmeyenlerden hiç bir farkı yok. Bekarlarsa uzun vadeli ilişki arıyor olabilirler, belki sadece onu aramaya bara gelmiyorlardır, o kadar. Ama oraya gelen biri hakkında bu kadar genelleme yapmak, işte tam vitrinine, hatta semtine göre dükkan seçmektir. Belki biraz tanıyınca, o mini etekli, çılgınca dans eden kızın aslında hayatının kadını olduğunu görecek adam. Ama ona engel olan bir yargı var, semt ve vitrin.
Sadece barla sınırlı kalmayalım. Hayatımızın genelinde dış görünüşümüz düşüncelerimiz hakkında fikir verir karşı tarafa. Türban ve badem bıyık, kot ve tişört, etek ve topuklu ayakkabı, boyalı sarı saçlar ve makyaj, binilen arabanın markası ve gidilen mekanlar. Hepsini okurken kafanızda bişeyler canlandı hemen değil mi? Daha tanışmadınız bile, hatta karakterler canlı bile değil bu yazıda. Ama yargılarınız görev başında.
Demek istediğim şu ki;
Doğru düzenlenmiş bir vitrin (akıllıca, içerdeki malzemeyi olduğu gibi yansıtan, ne fiyat ne de kalite konusunda gerçekçiliği elinden bırakmayan, alıcıya dürüst olan), kendisine gelen müşteri konusunda hayal kırıklığını daha az belki de hiç yaşamayacaktır, tabi alıcı ne istediğini biliyorsa. Etrafta dolanıp aradığını bulamadığından yakınanlara ithaf olunur. Gerçekte vitrininiz ne aradığınızı karşı tarafa söyleyebiliyor mu? Yoksa kısa yolu tercih edip içerde aslında olmayan cafcaflı ve eğlenceli mallarla mı doldurduğunuz vitrinizi? Buna gelen kişi içerde bulduğu siyah-gri kıyafetlere ilgi göstermeyince bozulmayın, onu kandırıp içeri sokan sizsiniz çünkü.

29 Temmuz 2010 Perşembe

Son Hava Bükücü- Avatar


Her zaman hikayelerden hoşlandım. Kimi bir filmin oyuncularından, kimiyse görsel etkilerinden hoşlanırken, ben karakterlere, onların gelişimine ve öykünün içinde yuvarlanışlarına kapılırım. O yüzden de ayırt etmeden film ve kitaplara bırakırım kendimi. Çocuk ya da yetişkin farketmez. Hem en komiği nedir bilir misiniz? En dokunaklı öykülere, en belirgin karakter yolculuklarına çocuk filmlerinde rastgelirim. O yüzdendir ki, Nichelodion, kaliteli çizgi hikayeleriyle takip ettiğim bir kanaldır. İşte Avatar'ı buradan tanırım. Her akşam, oğlum okuldan döndüğünde, beraberce otururuz ekran başına ve o mükemmel dünyanın içine akıveririz beraberce. Oğlum ne kadar anlıyor o ayrı, ama ben çok temiz ve derin bir hikaye buldum bu çizgi dizide. Şimdiyse film olmuş, 3-D karşımızda. Tabi tüm diziyi bir filme sığdırmak, hem de bu kadar derin bir öyküde imklansız. Zaten bu nedenle sadece birinci kitap filme konu olmuş. Heralde devamında üç film daha olacak, ne de olsa dört kitap tamamı. Ama tabi belli olmaz. Neyse, gelelim bence önemli olan konuya, yani öyküye. Gerçekten de çok sağlam bir hikayesi var bu filmin. Üç ayrı karakter grubunun hem içsel hem de görsel bir yolculuğu kısaca. Birinci kahraman Avatar. Dört elemente söz geçirebilen ve ruhlar ile insanları kaynaştırabilen tek insan. Dört elementin temsil edildiği dört farklı ulusun savaşı sırasında tek birleştirici kişinin Avatar olması kaçınılmaz gerçek. Ama ne yazık ki sadece bir çocuk. Onun yolculuğu bu büyük görevi kaldırabilecek kadar olgun olması üzerine. Küçük bir çocuktan, inanılmaz güçlerini, taraf tutmadan ve zarar vermeden kullanmasını bekleyecek kadar olgun insana doğru bir yolculuk. Düşününce, 40 yaşındaki bir adam için bile ne kadar zor. Ama yanında her zaman güveneceği iki arkadaşı var. Zaten onlar da ikinci kahramanlar, Katara ve Soka. Anneleri ateş ulusu tarafından öldürülmüş, babaları savaşta, iki kardeş. Katara kendi kabilesinin tek ve son su bükücüsü, bu yönüyle Avatara benziyor, çünkü, o da dünyada yaşayan tek hava bükücü.Sokanın erkek olması, Kataranın ise avatarın aklı ve vicdanı olması gelişim hikayelerinin temeli. Son ve bence en önemli kahraman ise Prens Zuko. En dokunaklı hikaye ona ait. Babası ateş kralı tarafından, daha fazla insan ölmemesi için yaptığı itiraz sonucu cezalandırılıp babasıyla dövüşe zorlanan, babasına el kaldıramaması sebebiyle babası tarafından önce dövüşte yakılıp, sonra da sürgüne yollanan prens. Başına gelenler sadece iyi niyeti ve vicdanlı olmasıyla ilgili, ama sonuç onu acımasız yapar ve onurunu kurtarıp babası tarafından affedilmek için Avatarın peşine düşer. Yanında, ona her zaman destek olan amcası vardır. Ve bu üç kahraman grubundan en büyük yolculuğu bence Zuko yapar. Başta tek derdi babasının affıyken, doğruyla yanlışı ayırt etmeye, öfkeyle değil akılla karar vermeye, ve gücüne rağmen vicdanlı olmaya giden yolu amcasının sayesinde bulur. Tüm dizi boyunca avatar ve arkadaşlarının kaçtığı korkunç düşman, aslında sadece kendi kaderiyle savaşan başka bir şanssız çocuktur, o kadar.
Merak etmeyin, ne filmi ne de sonunu anlatmayacağım. Seyrederken sadece bir çocuk filmi deyip geçmenizi engellemek için hikayesine dikkat çekmek istedim. Zaten meraklıları biliyor tüm bunları. Çünkü ister inanın ister inanmayın, tüm dünyada inanılmaz bir izleyici kitlesi var bu çigi dizinin. İnternette tüm bölümlerini, uluslararası forumlarını rahatlıkla görebilirsiniz. Her dizisini felsefesini tartışan gruplar bunlar üstelik. Çocuk olmadıklarını da rahatlıkla söyleyebilirim. Film, dizideki detaylara -mecburen- fazla girmeden, görsel olarak oldukça doyurucu, akıcı bir şekilde çekilmiş. Dizinin takipçisi bir hayran olarak Prens Zuko ve amcasının karakter oyuncu seçimini beğenmediğimi söylemeden geçemeyeceğim. Keşke çizgi dizideki kadar babacan bir amca ve içindeki öfkeyi dizginleyemeyen çekici bir genç erkek figuru bulabilselerdi. Ama sanırım yönetmen, kendi gençlik görüntüsünü bu karaktere uygun görmüş. Kimbilir, belki o da, benim gibi, en çok Zukoyu kendine yakın görmüştür:))
Bu sıcaklarda sinemeya mı gidilir diyebilirsiniz, ama ben kalkıp Bodrumda gitmişsem, inanın siz de vakit bulup gidebilirsiniz. Sırf öykünün hatırına...
İyi seyirler....

13 Temmuz 2010 Salı

Viva Espanya!!


Sonunda Dünya Kupası sona erdi ve İspanya en iyisi olduğunu tüm izleyenlere ispat etti. Hele o final maçı yok mu! Bir kadından hiç yorum dinlediniz mi? Alın size final maçının bir kadının aklında kalan detayları;
Her şeyden önce Hollanda çok sert oynadı. İspanyanın tüm oyununu bozdu, üstelik İspanya yı kızdırarak sert oynamaya zorladı. Yoksa ilk yarı bayağı bir dayandı İspanya, ama o kadar faulden sonra, salla gitsin heralde deyip ikinci yarı saldı kendi kendini. Sarı kartlar uçuştu tabi. Açıkçası sevmiyorum o kadar vurdulu kırdılı maçları. Her bir oyuncu milyon euro değerinde, sakatlanacaklar diye korkuyor insan. Üstelik oyuncular da korkuyor, ne de olsa iskartaya çıkmak var, oynamaktan kaçıyorlar. Gerçi bu dünya kupası, canlarını dişlerine taktı çocuklar, ama aynı sertlik klüp maçında olsaydı, hiç bir oyuncu kendini tehlikeye atmazdı. Neyse, Hollandayı ayrıca çok da hırslı buldum. İtici bulacak kadar hem de. Özellikle iki oyuncusu, sanki sadece onlar kupayı kazanacakmışlar gibi asılmadılar mı maça, zavallı takım, onların tek görevi bu ikisini desteklemekti heralde. Neydi isimleri Robben ile Sneijder, hırslarıyla bence böldüler takımlarını, takım oyununu bozdular. Sonuçta kaybedince de sanki şahsi kupalarıymış gibi üzüldüler. Dünyanın en iyileri olabilirler, bilemem, çünkü gerçekten ilgilenmem futbolla. Zaten bu yazı da tam bir amatör kadının ne anladığını anlatıyor. Ama bu ikisi, Holllandanın kazanmak için gördükleri kozdan ziyade, tek başına ordunun getirdiği yıkım oldular. Şahsi, amatör ve de kadınca bakış açım budur Hollandaya. Gelelim İspanyaya.... Çok zarif oynadıklarını söylemiş miydim? İzlemesi zevkli bir oyun tarzları var. Pas çok heralde, ondan eğlenceli. Bir de ufak tefek bir çocuk vardı, pek sevimli, zaten golü bulan da o oldu,neydi adı, hah İniesta. Ne kadar yumuşak yumuşak attı golünü. Gerçi oyunda olduğunu maçın ikinci yarısının ortalarında fark edebildim, ondan önce yedekte miydi, yoksa sahada görünmez adam mıydı bilmiyorum. Ama çok doğru bir zamanda çok güzel çıktı ortaya. Ha bir de Casillas var di mi? Ne kaleci ama. İyi oynamasaydı heralde skor bu olmazdı. Bunun dışındaki tüm takım üyeleri mükemmel oynadılar ve tam bir bütünlük içindeydiler. Haklarıyla kazandılar, oyunlarıyla göz doldurdular. Bu amatör kula da bir final maçını baştan sona seyrettirdiler, helal olsun!

10 Temmuz 2010 Cumartesi

Şeytan Çocukta Gizlidir-2 Anne Olmak


Anne olanlar bilir, doğumdan sonra başka bir hayata terfi olur kadın. Daha iyi ya da kötü diyemeyeceğim, kişiye ve çocuğun huyuna göre değişir(!), ama farklı bir dünyadır bu. Budizm, anne olmayı bir çakranın daha açılması olarak görür. Düşündüğünüzün aksine aşağılardan bir yerde değildir, tam tersi taç çakra dedikleri evrenselliğin simgelendiği 6. çakradır. Ne alaka diyeceksiniz, işte yanıtı;
1. Bebeğiniz daha gak demeden yatağınızdan fırlayıp yanında bulduğunuz kendinizi gecenin bir yarısı. Yolda koşarken duydunuz ilk ağlamasını. Nasıl hissettiniz uyurken? Geri dönüp yatağınıza girdiğinizde bakın bakalım babaya, hiç uyanmış bir hali var mı?
2.Gecenin bir yarısı kalkıp çocuğunuzun yanına gitmek istediniz, içinizden bir şey dürttü adeta, gittiğinizde gördünüz ki çocuğunuz ateşler içinde yanıyor. İçinizde size kalkıp çocuğunuzu kontrol etmenizi söyleyen o huzursuzluk neyin nesi acaba?
3. Bebeğinizi elinize almanızın üzerinden sadece 20 gün geçti, ama şimdiden ağlama tonundan gazı mı var, aç mı, altı mı kirli anlıyorsunuz. Baba ise hala koşarak yanınıza geliyor, soran bakışlarla neyi var diyor, sizden daha mı aptal ki hala anlamıyor?
4. İçiniz sıkılıyor, bir terslik var ama nedir bilmiyorsunuz, derken telefon çalıyor, arayan oğlunuz ya da kızınız, sınavdan kötü not almış ağlıyor. Onları avuturken oh diyorsunuz, neyseki sıkıntı buymuş. Falcı mısınız yoksa?
Anne, doğurduğu canlıyla evrensel bir bağ kurar. Daha konuşamayan bebeğinin tüm sorunlarını anlayacak, 1.000 km uzaktaki oğlunun sıkıntısını hissedecek kadar hem de. Doğumda başlayan bu bağ ve sorumluluk hissi sadece annenin ölümüyle son bulur. O yüzden 40 yaşınıza gelmenize rağmen anneniz hırkanı giy der, karnın aç mı diye sorar. Çünkü annenin birinci görevi evladının hayatta kalmasını sağlamaktır. Ve bu görev asla bitmez.
Başka değişiklikler de olur annede. Örneğin kalabalık bir ortamda ilk duyduğu ses çocuk ağlamasıdır, ya da biri 'anne' dediğinde mutlaka dönüp bakar. Yanında bir çocuk düşse, elindeki torbaları bırakıp yerden kaldırır, okul müsamerelerinde elinden mendili düşüremez. Niyeyse sulugözlü olmuştur artık. Bir çocuğun başına gelen kötü bir hikayeyi dinleyemez olmuştur, anne bir kediye artık yemek verip saygı duyar olmuştur. Ne de olsa annelik müessesesi insan-hayvan dinlemeyip bizi aynı kefeye koymuştur ve empati denen şey son hızla üstümüzden geçmiştir.
Sabır denen şeyin masterını yapmak zorundadır anne. Kolay mı üç yaşında 'neden, ama neden' sorularını saatlerce açıklamak? Ya da her gün kuralları hatırlatmak, uygulanmadığında 'ama bugün söylememiştin' diyen çocuğuna 'üç yıldır hergün söylediğim şeyi hala öğrenemedin mi' diyememek? İlk yıl iki büklüm el tutarak yürütmek, sonraki iki yıl hamamböceği gibi kaçan çocuğun peşinde koşmak, kah elinde alış-veriş torbasıyla, kah kaşıkla. Üç yıl boyunca her gece en az beş kez uyanan çocuğun tekrar uyumasını sağlamak, sonraki yıllarda da gizlice koyuna girmiş çocuğun tekmeleri sebebiyle uykusuz kalmak?
İlkokulun birinci yılı...Hergece okuma ödevini yapmak, sürekli kekeleyen, aynı harfte takılıp kalan, tekrar tekrar aynı hecede dönüp duran çocuğu sabırla beklemek. Bir saatte sadece bir satırı kan-ter içinde bitirmek. Yazı bölümünü anlatmak bile istemiyorum, el yazısına geçildi ya anneler bitti zaten.
Sırf çocuklarına daha yakın, okulla daha içli dışlı olmak için okul aile birliğine giren anneler, her hafta sonu sınıf arkadaşlarını ve ailelerini tanımak için doğumgünlerine giden anneler, hep anneler hep anneler. Kusura bakmayın babalar ama, daha çoğunluk olamadınız partilerde, o yüzden hakkınızı çatır çatır yiyeceğim.
Binlerce şey sıralayabilirim, tüm anneler de başlarını sallayabilirler. Ama artık yeter diyorum ve yazımı bitirmeden önce son uyarımı yapıyorum. Anne olmak başka bir hayata adım atmaktır, hayat yolunda yürürken çok dikkatle dönülmesi gereken bir kavşaktır, geri dönülmez sokaktır. Daha buralara gelmediyseniz tekrar ve tekrar düşünün, sadece çok isteyenler mutlu olacaktır çünkü bu yaşam seçiminden...

9 Temmuz 2010 Cuma

Boşanma- Medeniyetler üstü


Evlilik, ticari, ruhani, hayati bir ortaklık. Ölüme kadar sözüyle girilen, iyi günü de-kötü günü de beraberce geçireceğinin yemini edilen, malların ortaklığı ilkesine dayalı bir sosyal kurum. Hiç bir ticari ortaklık bu kadar çaba ve özveri istemez. Zaten kimse de bir evliliğe itildiği kadar ticarete itilmez toplum tarafından. Tüm çocukluğumuz ve gençliğimiz illa evleneceğimizi öğrenerek geçer, masalların mutlu sonları olarak zihnimize kazınır. E bir de çocuk oldu muydu, ekmek kadayıfının kaymağı da gelmiştir artık. Onlar ererler muradına, biz de çıkarız kerevetine...
Ama....
Ya mutlu son değil de aslında bambaşka bir başlangıçsa? Bekarların mutlu sonu, biz evlilerin her gün çözmekle uğraştığı, üstelik bekarken asla başına gelmeyecek sorunlar yumağıdır. Gün geçtikçe de arap saçı gibi dolanıp durur. Aşk, cazibe, şehvet gibi aklı baştan alıcı faktörlerin iki yıl içinde ortadan kalkmasıyla da geri dönen akıl başlar muhasebeye. Ama tek yönlü yoldur bu çoğumuz için, dönüşü yoktur, sorun yumağıyla yaşamayı öğrenmek gereklidir. Başlar büyüklerimiz tavsiyelerde bulunmaya. Bekarken evliliğin cennet reklamını yapan bu şahıslar, şimdi tam anlamıyla tüm bu sorunların olması gereken pürüzler olduğuna bizleri inandırmaya çalışan evlilik gönüllüleridir. Biri de çıkıp, ayrılın bitsin demez. Habire barıştırma, alttan alma, idare etme derdindedirler. Ve bu harala gürelede zaman geçer, ne yaşanandan zevk alınır ne de kurtulmaya çalışılır. Zaten zamanı da geçmiştir, artık o yaştan sonra boşansan ne olacaktır falan filan...Bazen ileri görüşlü bir cesur, demoklasin kılıcını çıkarıp bu düğümü keser atar, boşanmadır bu. Ama sanki kesilip atılan sorunlar değildir de, diğer partnerin kuyruğudur. O ana kadar iki kişinin de aslında istemediği evlilik, boşanma lafını kullanan ilk şahsın alehine döner. Herkes birbirini suçlar, çevrenin önderliğinde barıştırma turları başlar. Halbuki iki kişinin vereceği bir karar. Kime ne? Ne yaşandığını biliyor musun ki, tutup yargılıyor, suçluyor ya da baskıyla barıştırmaya çalışıyorsun? Alehte söylenen şeylere inanıyorsun? Boşanma çok can yakan, insanın en özelini paylaştığı kişiden kopmasını gerektiren bir süreçtir. Bunu can acıtmadan başarabilmek çok ama çok zor bana göre. Sadece benimle olanı bir başkasıyla görme ihtimalidir o. Bir başkasıyla, bizim geçmişte yaşadığımız mutluluğu paylaşma olasılığıdır. Bir zamanlar yere göğe koyamadığınız sevdiğinizin, sizi değil, bir başkasını pamuklara sarma günüdür artık. Medeniyetimi çoktan kaybettiğim gündür artık. Beni üzeni üzmeye hakkım olduğuna inandığım andır. Heralde ilk başlar en zordur, o zaman tutabilirsek kendimizi, zaman geçtikçe, acılar küllendikçe, kirlileri dökme isteği de azalacaktır. O zaman da 'arkadaşça ayrıldık, medenice boşandık' durumuna gelinecektir.
Evliliğe de,boşanmaya da karşı değilim, yeterki baskıyla alınan kararlar olmasın. Kopan kuyruğa derman bulunabilsin, karşılıklı çeneler tutulabilsin. Sevgi bitse de saygı devam etsin. Başa gelmeden bilinmez elbet, ama emin olduğum bir şey var ki, haykırmak isterken susulması gereken andır o an...