Hürriyet

>

14 Haziran 2011 Salı

Playstation- Olmalı mı yoksa olmazsa olmaz mı?



Bir çok ailenin, belli yaşa gelen çocuğu olduğunda kara kara düşündüğü bir konudur bu. Video oyunları alınmalı mı, yoksa bunlar çocuğa zararlı mı? Hele bir de çocuk tutturmuşsa, vay canına!
Açıkçası, üniversite zamanlarından beri video oyunlarına düşkünlüğümden dolayı bu çıkmaza hiç girmedim, çünkü alınan cihaz benim içindi. Fakat oğlum büyüdükçe paylaşmak zorunda kaldım. Bu çağın çocuklarını teknolojiden uzak tutmak neredeyse imkansız. İnanılmaz bir becerileri var, çabucak kavrıyorlar, hemen uyum sağlıyorlar. Herşeyden haberdar olup istiyorlar. Madem uzak tutamıyoruz o zaman görev bizlere düşüyor, belli kurallar içerisinde bu zamanları değerlendirmek. Kendimce bulduğum ve uyguladıkça da yararını gördüğüm kurallar dizisi şöyle:

1. Okunan kitap sayfa sayısı * 5 = Oyun oynama dakikası ( İnanın okudukları sayfa sayısına inanamayacaksınız).

2. Bir yetişkin eşliğinde oyun oynamak. Böylece kullanılan dil, online olunduğunda karşılaşılan partnerların kalitesi denetlenmiş olur.

3. Asla çocuğun odasına TV koymayın, hep salonda, sizin yanınızda olsun, ne izlediğini veya oynadığını görün.

4. Tüm oyunları çocuktan önce siz oynayın, böylece ne kadar şiddet içerdiğini anlayabilirsiniz. Bazı oyunlar zeka geliştirirken bazıları sadece serseri yetiştirmeye yönelik olabilir.

5. Asla çok ünlü diye bir oyunu almayın, online oyunlara yalnız başına sokmayın, unutmayın gerçek PS online oyuncularının yaş ortalaması 30+ .

6. Arkadaş listelerini denetleyin, mümkünse çocuğunuzun listesindekilerle bir kez oynayarak çocuğunuzun karşılaşacağı kişiyi tanımaya çalışın.

7. HeadSet sadece büyükler içindir, çocuklar sessizce oynayabilirler. Klavyeye de izin vermezseniz yazışma da olmaz. 12-13 yaşından evvel bu tür yazışma ve konuşmaların (yabancı biriyle) olması bana tehlikeli geliyor açıkçası.

8. Bizim evde sadece haftasonları 2 saat ile (isterse 5 kitabi devirmiş olsun) sınırlıdır. Siz kendi şartlarınıza uygun bir zaman uygulaması yapabilirsiniz.

Bu aralar önerebileceğim en keyifli oyun PSN açıldığında hediye olarak da verilen Little Big Planet. Hem single hem online co-op seçenekleriyle çocuğunuza gerçek bir eğlence yaşatır, ortaklaşa sonuca ulaşabilmek için beraberce problem çözebilmeyi öğretir. Çocuğunuzun yanından ayrılmayarak bu eğlenceye ortak olabilir, çözümlerinde de fikir beyan edebilirsiniz. Yediden yetmişe herkesi saracak bir oyun. İnanın oğlanın uymasını dört gözle bekliyorum ki, onlineda beni bekleyen benim gibi 30+ arkadaşlarımla co-op yapabileyim. Gerçi hardcore bir oyuncunun seçmesi zor tabi bu soft paketi, ama heyecanı da en az hardcore kadar var.

Madem engel olamıyoruz, bunu bir nimet haline getirmeliyiz diyorum ve herşeyin azı karar çoğu zarar diyerek yazımı noktalıyorum. Hepinize iyi oyunlar!

10 Haziran 2011 Cuma

Anonymous - Düzen sağlayan Anarşist!



Başlık, kendi içinde hata veriyor değil mi? Anarşi; belli bir düzene karşı gelme, düzensizlik ise nasıl olur da anaşist bir grup düzen sağlamaya çalışır? Aslında sadece adalet sağlamaya çalışıyorlar ve herkese eşit kaynak ulaşmasını istiyorlar diyelim. Peki kimdir bu grup? Neden son günlerde ismini bu kadar çok duyuyoruz?
Öncelikle Wikileaks olayıyla gündeme geldiler. Wikileaksin finans kaynaklarının kesilmesine karşı çıkan grup, bankalara saldırı düzenleyerek bilgi akışını kesmeye yönelik bir hareketi durdurmaya kalktılar. Çünkü en önemli sloganları bilgi herkese ulaşmalıdır oldu. Sonra Sony PSN 'e yapılan saldırıyla gündeme geldiler. Tam tamına 22 gün networkleri kapalı kalan Sony, 75 milyon kullanıcı bilgilerinin artık güvende olmadığını açıklamak zorunda kaldı ve özür diledi. Peki bunda amaç neydi? ABDli bir hacker'ın ps3 makinasına linux kurarak jb oyun oynaması, Sony'nin şikayetiyle de hapse atılmasıydı. Çünkü ps3'ün en büyük sloganı bizi kimse kıramazdı. Ama biri kırmıştı işte. Anonymous denilen, aslında birbirini tanımayan, ulusu, dini, ırkı olmayan ve sadece internetle bir araya gelen bu grup Sony'nin bu davranışını etik bulmadı ve saldırıya geçti. Evine aldığın makinayla istediğini yaparsın, değil mi?
Koskoca Sony'e korkunç bir ay yaşatan, hisselerinin değer kaybetmesine sebep olan bu anonim grup, şimdi de Türkiye'deki internet sansürüne el atmaya karar verdi. Operationturkey ismini verdikleri eylemin amaç ve sloganı yine aynı; bilgi herkesin malıdır, ulaşılmasına engel olunamaz. 22 Agustos itibariyle yeni uygulanacak kurallar doğrultusunda, satılan paketler bir takım süzgeçlere sahip olacak. Bu da bazı sitelere erişimi engelleyecek. Sınırsız paketlere sahip olanlar ise (ki böyle bir paket yok, az sınırlı paket var), kayıt altında tutulacak. Bu ne demek? BıG BROTHER WATCHING YOU! Her şeyiniz kayıt altında, izleniyor demek olacak. Zevkleriniz, fikirleriniz, aklınızın içi, devletin gözetiminde olacak. Peki ya beğenmezse? Cezai yaptırımı var mı? Neden olmasın? Ona da sıra gelir elbet. Daha yeni toplamadılar mı Chuck Pallahniuk'ın romanı Ölüm Pornosunu müstehcen diye? Çevirmenini 6 saat sorgulayan zihniyet, yazarını da haydi haydi mahkum eder.
Hayalgücünüzün müstehcen serbestliği ve enginliği devletimizin ahlak anlayışına zarar vermektedir, vatandaşlarımızı bu muzur neşriyattan korumak amacıyla katliniz mecburidir!
Gelelim anonim hacker grubuna, tamamen bilgiye ulaşım hakkını korumak için uyarı saldırıları yapacağını açıklayan grup, dün (9 haziran 2011) saat 18:00 da ilk uyarı eylemini yapıp bazı devlet sitelerinin ulaşımını yarım saat engelledi. Kullanıcıları mağdur etmemek için mesai saati bitiminde yapılması dikkat çekiciydi. Zaten Sony'i hacklediklerinde de bir kuruş çekmediler elde ettikleri banka bilgilerinden. Hırsız ya da zalim değiliz, sadece uyarıyoruz diyorlar. Ayrıca pazar günü yapılacak seçimlerde de herhangi bir saldırı yapmayacaklarını, demokrasiye asla engel olmayacaklarını da açıkladılar. Ne diyeyim, ben bu adamları sevdim. Her ne kadar 22 gün PS3 online oynayamasam da, jb oyunlara karşı olsam da bu grubu sempatik bulduğumu itiraf etmeliyim. Fight Club'ı anımsatıyor bana. Umarım daha fazla ses getirecek eylemler yapılmadan internet sansür paketi iptal olur. Zaten istedikleri siteyi anında kapatıp aylarca açmıyorlar. Bloglara aylarca giremedik, ya youtube? Yıllarca giremedik ve yine kapatmak için mahkemeye başvuruldu. Ben, bilgi özgürlüğüne müdaheleye karşıyım. Cahil insanın kolayca yanlışa yönlendirilebileceğine, aslında yararına olmayan kararlara imza atabileceğine ve kendi haklarını koruyamayacağına( çünkü haklarını dahi bilmediğine) inanıyorum. O yüzden de bu tür anarşik eylemleri yararlı ve düzenleyici buluyorum. İşe yarayacağına da eminim. Viva Anonymous.....

9 Haziran 2011 Perşembe

Ristorante Costanza - Roma'da damak tadı




İşte başka bir lokanta, bu sefer Roma'nın içinde, Piazza Del Paradiso'da. Siz de sıkılmadınız mı bezgin garsonların, yorgun turistlere yaptığı başarısız servislerden? Ya da her İtalya'ya gidenin ay neydi o berbat pizzaları, makarnaları korkunçtu yorumları? Bunlar ne yazıkki sadece turistik lokantalara düşmüş turist veryansınları. Şayet lokal bir tanıdığınız var ise, neden İtalya'nın makarna cenneti olduğunu ispatlayacak yerlere sizi götürür. Çok ama çok şanslıyım ki, ben bilen birinin kılavuzluğunda öğrendim bu yerleri. Sizlerle de paylaşmak istedim, Roma'da lezzetli bir gece için nereye gitmelisiniz? Öncelikle Costanzia'nın yeri güzel, gerçi manzara yok, ama mahzen görünümlü iç mekanda oturmak bile keyifli. Bahçesi minik, ama sigara içenleri gayet tatmin eder. Garsonları inanılmaz arkadaşça. Yine o ağır havadan eser yok. İşlerini keyifle yapıyorlar, kayarak masaların arasından geçiyorlar ve sizi asla rahatsız etmiyorlar. Gelenler Roma'nın yerlileri ve iyi aileler. Zaten burayı bilmiyorsanız bulamazsınız kolayca. Öyle şans eseri önünden geçip girebileceğiniz bir lokanta değil. Herşeyden önce yer ayırtmanız gerek. Gelelim yemeklere. Vongole ile başladık biz. Gerçekten nefisti. Bizim ülkemizde ne yazıkki çok yaygın değil. O yüzden yurtdışı seyahatlerimde, şayet mevsim de uygunsa vongole yemeği tercih ediyorum. Brüksel'deki Leon'la yarışamaz tabi ama, yine de hiç fena değildi. Pastalarının mükemmel olduğunu söylemişti arkadaşım, ama o akşam et tercih ettim ben. Yine de yan masaya gelen pastadan yükselen fesleğen kokuları beni az cezbetmedi değil:)) Şarap olarak yine karaf tercih ettik, kendi üretimleri yani. Her zaman derim, ne kadar lokal, o kadar güzel diye. Son olarak sütlü bir tatlı yitelim dedik, malum günlerdir sınırı aşmış gidiyoruz, bari hafif olsun diye, gerçekten çok hafifti. Gezmek için gidilen bir yerde güzel de yemek yendi mi, tadına doyum olmuyor o seyahatin. Umarım ben de sizin tatilinize ufak da olsa bir katkıda bulunabilmişimdir. Roma'nın keyfini damak tadıyla çıkarmanız dileğiyle...
Adres: Ristorante Costanza - Piazza Del Paradiso No:63
http://www.hostariacostanza.com/inglese/hostaria_costanza.html

Clinica Gastronomica-Modena'da bir lezzet durağı






Uzun süre yoktum, merak ediyorsanz eğer hafif tertip gezip eğlendim. Ve şimdi sırada sizlerle paylaşmak var bu tecrübeleri.
Gittiğim yerlerde bir turistten ziyade oranın yerli halkı gibi yiyip yaşamayı tercih edenlerdenim. Yani öyle şurayı da gezeyim, aman burayı da göreyim derdinde olanlardan değilim. Örneğin Venedik'i göreceğime, Reggio Emilia'da, etrafında temiz giyimli yaşlı İtalyan amcaların sandalyelere oturup, geçen iri memeli kadınlara çapkınca göz süzüp laf attığı güvercinli meydanda, bir kadeh Emilyo bölgesi şarabı içip, oranın keyfini çıkarmayı tercih ederim. Şayet siz de bu düşüncedeyseniz yazının geri kalanından harika bir gurme rotası çıkaracağınıza eminim.
Öncelikle kuzey İtalyanın bu küçük (600.000 kişi) kenti, tam bir İtalyan filminden fırlamışa benziyor. Tüm yolların çıktığı iki ana meydanı ve tertemiz sokakları, çapkın yaşlı erkekleri,tam bisikletlik dümdüz yolları ve kalınacak tarihi otelleriyle harika bir yer. Ama bizi oraya çeken kuşkusuz iki temel sebep var. Birincisi inanılmaz ayakkabı dükkanları, diğeri de Modena'da bulunan Michelin yıldızı sahibi ünlü Clinica Gastronomica'da ayarlanmış bir akşam yemeği. 1936'dan beri var olan bu restoran tam tamına 25 yıldır yıldızını koruyor ve bölgeye akın akın tat düşkünlerini çekiyor. Sanmayın ki burunları havada, asla, restoranın şimdiki nesil sahibi iki kız kardeşten biri olan Franca bizzat tüm masalara uğruyor, dansederek ekmek servisi yapıyor, oturup sohbet ederek sanki evine misafirliğe gelmişiz gibi bizi ağırlıyor. Orada ağır bir lüks lokanta havası yok, tam tersine yemyeşil bahçesinde neşeli bir lezzet kucağını açmış sizi bekliyor. Çok reklam gibi koktu yazı değil mi? Ama ne yapabilirim, lezzetine ve ortamına gerçekten hayran kaldım.
Peki neler yedik. Öncelikle tekerlekli bir tray yemek öncesi atıştırmalıklar için yanınıza sokuluyor. Ben herşeyden istedim açıkçası ve hiç pişman olmadım.Şarap olarak da Franca'nın önerdiği bölgesel bir kırmızı şarabı içmeye karar verdim. Burada yemek ve şarap isimleri verecek kadar bu işte usta biri değilim. Üstelik zevkler değişebilir. Örneğin ben eski Roma mutfağını tercih ederken arkadaşım nasıl bu sakatatları yiyebildiğime şaştı. Dolayısıyla oraya gidin, ne isterseniz seçin ve yiyin, pişman olmayacaksınız. Fakir Roma mutfağı denen sakatat üzerine uzmanlaşmış tarzı ben şahsen tavsiye ederim. Ama domuz paçasıyla füme öküz dilini, ya da kızarmış işkembeyi değil yemek, görmeye bile tahammül edemiyorsanız, tavsiye etmişim kaç yazar?!! Siz en iyisi et trayine geçin ve yıldızın gökten neden bu lokantanın üstüne düştüğünü anlayın:))
Tatlıların trayi geçerken içine düşmek istediğimi itiraf etmeliyim. Hepsinden azar azar tadabilirsiniz, pişmanlık mı asla!
Gecenin bitiminde Eylül'ün 17sinde yapılacak 75. yıl partisine davet edildik. Gidebilir miyim bilmem, ama şayet siz gidebiliyorsanız şiddetle öneririm. Gelelim fiyatlara, asla abartılı değil. İki kişi 120 € verip çıktık, ki herşeyden yemiş ve şarabımızı da içmiştik. Yalnız giderken bölgenin özel üretim şaraplarından almadan çıkmayın lokantadan, pişman olmayacaksınız.
Adres: Clinica Gastronomica-Rğistorante-Albergo Piazza XXIV Maggio,3-Rubiera
Tel: 0522 626124
http://www.clinicagastronomica.net/ristorante-rubiera/

15 Aralık 2010 Çarşamba

Yıldırım Aynı Yere Kaç Kez Düşer?


Tam yirmi gündür bunu düşünüyorum. Sürekli yaşanırsa şansızlık, sadece kötü şans olarak açıklanabilir mi? Ya da talihsizlik artık göbek adınız gibi sizi takipteyken, sadece kötü bir yıl deyip geçebilir miyiz? Gerçekten de zincirleme berbat günler herkesin başına bir dönem geliyor mu? Şayet yıldırım aynı yere iki kez düşmez deniyorsa, neden bizim ev paratoner gibi çalışıyor?
Bu yılın başlarında ailecek çıkardığımız suçiçeğinden bahsetmiştim. Üstelik ben ikinci kere yakalanmıştım bu hastalığa. Sonradan öğrendiğimize göre çok ender bazı insanlar, hepatit ve suçiçeğine karşı antikorları uzun süre bünyelerine taşıyamıyorlarmış. Ben ve oğlum da bu ender kişilerdeniz ne yazıkki. Bir-iki yıl sonra yeniden suçiçeği olabiliriz, şaşırmayın. Bu olayı normal kabul ederek devam ediyorum başımıza gelenleri anlatmaya. Bu hastalıktan iki ay sonra oğlumuz ITP denen hiç bilmediğimiz, yine ender görülen bir hastalığa yakalandı( detaylar için ITP İle Yaşamak yazıma bakabilirsiniz). Uzun bir süre ilaç tedavisi gören oğlum, iki yıl kontrol altında tutulacak ki tekrarı olmasın. Tam altıncı ay kontrollerinden yüzümüzün akıyla çıkmıştık ki, korkunç bir kulak ağrısıyla kendimi hastaneye attım. Başıma gelebilecek en kötü şeyin ortakulak iltihabı olduğunu düşünürken kıkırdak iltihabı teşhisiyle karşı karşıya kaldım. Antibiyotik tedavisine rağmen ne ağrısından ne de şişliğinden ödün veren hastalığım on gün içinde şekil değiştirerek bambaşka bir yere taşıdı beni, yüz felcine. Bir gün aniden yüzümün sol tarafının artık hissizleştiğini farkettim. Derhal doktora gittiğimde öğrendim ki, kıkırdak iltihabı kulak zonasına ( Ramsay-Hunt Sendromu) dönüşmüş. O kadar ender olurmuş ki, teşhisi koymakta zorlanmışlar, neyseki felçle tablo yerine oturunca teşhis doğrulanmış. Şu an ilaçlarla duyu kaybımı geri kazanmaya çalışıyorum, kulağımsa daha iyi, en azından işitmeye başladı. Bundan bir ay öncesine kadar yüzümdeki kırışıklılara sinirlenirken, bugün sol tarafımda gördüğüm her yeni kırışıklık için şükreder durumdayım. Çünkü o kırışıklık bana yüz kaslarımdan birini daha kullanabildiğimi gösteriyor. Şimdi, diyeceğim o ki, bu kadar şansızlık ve ender görülen olaylar bizim evde rutin halindeyse, benim kaygılı olmam normal değil mi? Ertesi sabaha kalktığımızda neremizin yamuk olacağı endişesi sizi de sarmaz mıydı? Aklı olan biri, hayatının kontrolu olmadığını, karıncadan hallice yaşadığını anlamaz mıydı? Her sabah yeniden zar attığımızı, attığımız zara göre kazanıp kaybetmekten ziyade, zarı atabilmek yani oyunda olabilmekten dolayı müteşekkir olmamız gerektiğini hissetmez miydi?
Sonuç olarak Lustral kullanıyorum. Bu kadar düşünmenin iyileşme tabloma artı sağlamayacağı görüşünde birleşen doktor ve eşim iaç içmeme karar verdiler. Ufaktan ben de katılıverdim ilaçla sakinleşenler ordusuna. Sirkte canımı en yakan görüntü, gözbebekleri uyuşturucudan büyümüş, kırbaç eşliğinde çemberden atlayan kaplanlardır. Sanırım bizim de pek farkımız kalmıyor onlardan. Öyle ya da böyle bir kırbaç başımızın üstünde ıslık çalarak dolanıyor.Onunla yaşayabilmek için ya kör ya da uyuşturulmuş olmak gerekiyor. Ben uyuşturulmuşlardanım, peki ya siz?

13 Kasım 2010 Cumartesi

Estetik-Kadere Bir Tür Baş Kaldırış


Kimin evladı olarak doğduğumuz tamamen bir rastlantı. Nerede dünyaya geldiğimiz de. Peki nasıl göründüğümüz? Binlerce gen kombinasyonundan rastgele biraraya gelmeler ile dış görünüşümüz, kafamızın nasıl çalışacağı, yeteneklerimiz oluşuyor. Tamamen başka bir rastlantı, şans. Geleceğimizin nasıl olacağı aslında doğduğumuz anda rastlantıların devreye girmesiyle belirleniyor. Bize ne kalıyor geriye? Kaderimizle savaşmak. Tüm ömrümüz boyunca bize verilenlerle savaşıyoruz aslında. Önce ailemizle, sonra çevremizle en sonunda da sorunun aslında içimizde olduğunu keşfettiğimizde kendimizle...Şayet yetenek açısından şanslıysak, kafamızda şans eseri basıyorsa biraz, yine biraz da şansın yardımıyla çevre ve aileyi aşarak bambaşka bir gelecek yaratabiliriz kendimize. Marangozun oğlu cumhurbaşkanı olabiliyor mesela, ya da bir işçinin oğlu ünlü bir bilimadamı ya da doktor olabiliyor. Demek ki daha iyisi için savaşmak içimizde var, bizi hayatta tutan yaşam gayemiz halinde belki de. Gelelim dış görünüşümüze. Onu da biz seçmiyoruz, ama tüm ömrümüzce kabullenip sevmemiz bekleniyor. Peki hayatımız için mücadele etmek bu kadar takdir görürken, vücudumuz için yapılan bu değişim hareketi neden aşağılanır?
Estetik ameliyatlarından bahsediyorum şu an. Bana göre daha iyi bir yaşam için savaş yollarından biri de bu ameliyatlar. Çünkü onlarda da bir başkaldırış, daha iyiyi arayış var. Bunun, daha iyi okul, daha iyi iş, daha iyi ev için yaptığımız uğraşılardan ne farkı var? Ailemizi ve çevremizi yendikten sonra, geriye kalan tek savaş kendimizle olandır. Dış görünüşümüz, kim olduğumuzu, karakterimizi belirleyen çok ama çok önemli bir etkendir. Güzel bir insanın kendine güveniyle, çirkin bir insanın içine kapanıklığını tabiki sadece dış görünüşle açıklamaya kalkacak kadar sığ değilim. Ama etkin olduğunu da kabul edelim. Hem de çok, özellikle de ergenlikte.
Estetik cerrahisine (çok gerekmedikçe-kazalar gibi) açıkçası karşıydım. Bunu kendini kabul etmekten ziyade, kabul edilebilir hale getirme olarak görürdüm. Kolaya kaçmak gibi gelirdi. Ama sonradan çok farklı yönlerini gördüm. Bunun kaderle bir tür savaş olduğunu farkettim. Tek başına değil,ama bir amaç uğruna, hayatını değiştiren bir müdahale olarak kadere karşı zafer. Geriye dönmemek üzere vücutta yapılan her değişim cesaret ister. Hele ki cerrahi müdaheleler, acıya dayanıklılık ve sonuçları kabullenme ister. Dozajını kaçırmamak kaydıyla hayatla mücadelede her yolu mübah, bu yollara sapanları da cesur kabul ediyorum. Olduğu yerde başarıya ve istediği hayata çaba sarfetmeden, doğru yer-doğru zaman kuralıyla ulaşanlara da şanslı gözüyle bakıyorum. Tıpkı yaşamın dünya üzerinde varolması kadar raslantısal bir şans...O yüzden Marsta yaşanacak dünya yaratmak kadar çaba ve uğraş gösteren hayat mimarlarına şapka çıkarıyorum.

10 Kasım 2010 Çarşamba

Alış-Veriş Manzaraları-Yargılarımız


Dış görünüş...Asla bakmam deyip nedense tüm yargılarımızı oluşturduğumuz kabuktur aslında. İç güzellik keşfine, bu kabuğun yargılarından sonra ulaşmak için çabalarız. Red, kabukla başlar. O yüzden de önemlidir, hem de çok. Güzellik ve çirkinlikten bahsetmiyorum şu an. Sadece nasıl göründüğümüzle ilgiliyim. Örneğin, alış-verişe çıktık ve gece kıyafeti arıyoruz. Vitrininde iç çamaşırı olan bir dükkana girmeyiz. Çünkü içerde de olmadığını, zaten satmak istediği ürünü vitrinde sergilediğini düşünürüz. Çoğunlukla da haklı çıkarız. Aynı mantığı insanlar için de kullanırız aslında. Barda, gecenin bir yarısı, mini etekle çılgınlar gibi dans eden bir kız, hayatını paylaşacak uzun vadeli bir ilişki arayan kadın izlenimi vermediği gibi, ona bakan erkeğe de çerezlik eğlence hissi verebilir. Bu ikili vitrinin cazibesine kapılıp tanışınca çıkacak sonuç tamamen vitrinin eseridir. Şayet kadının aradığı sağlam ve uzun bir ilişkiyse hüsrana uğrayacağı, hatta karşısındakini de uğratacağı kesindir. Yanlış anlaşılmasın, mini etek giymenin hafiflik olduğunu düşünen bir zihniyet yazmıyor bu satırları. Sadece yargıları eleştiren, ama ne yazıkki gücüne de inanan bir yazar var bu satırlarda.
Dış görünüşümüz bizim vitrinimizdir. Dışarıdan gelenlere neler sunabileceğimizi gösterebildiğimiz yegane önyargı kapımızdır. O yüzden fikre uygun vitrin düzenlemesiyle ne karşımızdakini kandırmış oluruz, ne de kendimizi.
Bardan bulduğun kızla evlenecek değilsin ya sözcüğünü çoğu kez duymuşumdur. Bu lafın özü işte yukarıdaki satırlarda gizli. Aslında bara giden kızların gitmeyenlerden hiç bir farkı yok. Bekarlarsa uzun vadeli ilişki arıyor olabilirler, belki sadece onu aramaya bara gelmiyorlardır, o kadar. Ama oraya gelen biri hakkında bu kadar genelleme yapmak, işte tam vitrinine, hatta semtine göre dükkan seçmektir. Belki biraz tanıyınca, o mini etekli, çılgınca dans eden kızın aslında hayatının kadını olduğunu görecek adam. Ama ona engel olan bir yargı var, semt ve vitrin.
Sadece barla sınırlı kalmayalım. Hayatımızın genelinde dış görünüşümüz düşüncelerimiz hakkında fikir verir karşı tarafa. Türban ve badem bıyık, kot ve tişört, etek ve topuklu ayakkabı, boyalı sarı saçlar ve makyaj, binilen arabanın markası ve gidilen mekanlar. Hepsini okurken kafanızda bişeyler canlandı hemen değil mi? Daha tanışmadınız bile, hatta karakterler canlı bile değil bu yazıda. Ama yargılarınız görev başında.
Demek istediğim şu ki;
Doğru düzenlenmiş bir vitrin (akıllıca, içerdeki malzemeyi olduğu gibi yansıtan, ne fiyat ne de kalite konusunda gerçekçiliği elinden bırakmayan, alıcıya dürüst olan), kendisine gelen müşteri konusunda hayal kırıklığını daha az belki de hiç yaşamayacaktır, tabi alıcı ne istediğini biliyorsa. Etrafta dolanıp aradığını bulamadığından yakınanlara ithaf olunur. Gerçekte vitrininiz ne aradığınızı karşı tarafa söyleyebiliyor mu? Yoksa kısa yolu tercih edip içerde aslında olmayan cafcaflı ve eğlenceli mallarla mı doldurduğunuz vitrinizi? Buna gelen kişi içerde bulduğu siyah-gri kıyafetlere ilgi göstermeyince bozulmayın, onu kandırıp içeri sokan sizsiniz çünkü.